Altay Öktem

Fotoğraf: Zeki Çelik

Küçük yaşta konuşma yetisini kaybeden ve kollarını kullanamadığı için ayaklarıyla fotoğraf çeken dâhi fotoğrafçı Thomas Dumas, İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Polonya’dan kaçmak zorunda kalan bir ailenin çocuğudur. Dumas, İspanyol bir modelin fotoğraflarını çekerken uçurumdan yuvarlanır. Bu ölümün ardından yolları kesişen model Maria ve Thomas Dumas’ın biyografisini yazmakta olan sanat tarihi profesörü Anders, ünlü fotoğrafçının ölümünün ardında yatan sırrın peşine düşerler. Altay Öktem’in Can Yayınları’ndan çıkan yeni romanı Thomas Düşerken işte böyle başlıyor. Biz de Öktem ile buluşuyor ve gerçekle kurgunun iç içe geçtiği bu hikâye üzerine sohbet ediyoruz.

Esasında Thomas Dumas karakteriyle ilk 2005-2006 arasında Penguen Dergisi’nde yayınladığınız hikâyelerinizde karşılaştık. Peki bu karakter nasıl doğdu?

Thomas Dumas’ın bir karakter olarak oluşmasının sebebi fotoğraftı. Fotoğrafa yıllardır meraklıyım. Gençliğimde sergiler açtığım bile olmuştu. Penguen’de yazılarımı bir sütun halinde yayınlıyordum, sütunun ortasında da hep bir fotoğraf olurdu. Alışıldık fotoğraflar değildi bunlar; metni tamamlayan fotoğraflar da değildi. Daha ziyade, konudan tamamen bağımsız gibi duran fakat aslında konuyla tuhaf bir açıdan ilişkisi olan fotoğraflardı. İnsanı şaşırtmayı ve irkiltmeyi hedefliyordu bu fotoğraflar. Bazen farklı sanatçıların fotoğraflarını bazen de isimsiz birtakım fotoğraflar kullanıyordum ve onları photoshop’layıp değiştiriyordum. Sonuçta belli bir tarz ortaya çıktı; bunu fark ettiğimde fotoğrafları bir fotoğrafçının adı altında yayınlayayım dedim ve Thomas Dumas ismini seçtim. Thomas Dumas’ın fotoğraflarını yayınlarken, fotoğrafçının hakkında da kısa kısa bilgiler vermem gerekti. Böylece, değişik bir hayatı olan bir kimlik kurguladım kafamda ve Thomas’ın başına aslında gerçek olamayacak kadar tuhaf şeyler gelmesini istedim. Aslına bakarsanız, bu hikâyeler çok da önem verdiğim çalışmalar değildi o zamanlar. Ama sonra bir baktım ki, söyleşilerde benimle ilgili sorulardan çok Thomas Dumas’la ilgili sorular geliyor. Ve hatta birtakım okulların fotoğrafçılık bölümlerinden, “Thomas Dumas hakkında bilgi arıyoruz ama bulamıyoruz” tarzında mailler gelmeye başladı. Thomas Dumas böylece gerçeklik kazanmış oldu ve aradan yıllar geçmesine rağmen kafamda hâlâ Thomas Dumas hikâyeleri oluşturmakta olduğumu fark ettim; o kadar çok öykü birikmişti ki sonunda Thomas’ın romanını yazmaya karar verdim.

Romanda gerçekle kurguyu birbirine karıştırıyor ve okurlarınızı da karakterlerin gerçekliğiyle ilgili şüpheye düşürüyorsunuz…

Doğrusu işin en keyifli tarafı da buydu. Yarattığınız karakterler ne kadar gerçekçi de olsalar, bu, kurgusal oldukları gerçeğini değiştirmez. Ben işte bu durumla oynamak istedim ve bir yandan da gerçekliğin kırılganlığını vermeye çalıştım. Gerçekle, kurgu arasında keskin bir sınır vardır; o sınırı ne kadar genişletebilirim, sınırın içinde nasıl oyunlar yaratabilirim diye yaklaştım olaya. Kurguyu, gerçekleri ve hayalleri iç içe geçirerek farklı bir algı yaratmaya çalıştım ve biraz da roman kavramıyla oynadım. Gerçeğin ne kadar kıvrılabilir, bükülebilir bir kavram olduğunu görmeye çalıştım. O yüzden bu romanı yazmak gerçekten çok eğlenceliydi benim için. Hatta dönem dönem benim bile şüpheye düştüğüm oldu; o anda birisi bana “Thomas Dumas diye birisi yaşamıyor” dese sinirlenip savunmaya geçebilirdim belki de!

Thomas Dumas konuşamadığı için anlatmak istediklerini fotoğraflarıyla ifade ediyor. Bu durumda sizce edebiyat ve sanatın işlevi nedir ya da işlevi olmalı mıdır?

Bir sanat eseri bir işlev görsün diye üretilmez ama izleyici ya da alıcı tarafından ona bir işlev yüklenebilir. Resim olsun, roman olsun, fotoğraf olsun, bir sanat yapıtını bütünleyen onun izleyicisiyle ya da okuruyla ilişkisidir. O ana dek eserin zaten hiçbir işlevi yoktur. Thomas Dumas fotoğrafçılığı bir dil olarak kullanırken aslında ona bir işlev yükleyerek yapmıyor bunu; sadece hayatla derdini ortaya koyacak işler yapıyordu. İzleyici de bu fotoğraflara bakarak Thomas Dumas’ın hayatı ve hayata bakış açısı hakkında bilgi edinebilirdi. Yani Thomas Dumas fotoğrafa bakan, onu algılayan kişi tarafından dile getiriliyordu. Sonuçta sanatın genel anlamdaki işlevi de bu olsa gerek. O nedenle, sanatın bir işlevi olması gerekmiyor ama ona bir işlev yüklenebilir demek doğru olur sanırım.

Dünyaya bir yazar olarak bakmakla, fotoğrafçı olarak bakmak arasında ne gibi farklar var? Bir fotoğrafçının bakış açısını romanınızda yansıtmak zor muydu?

Öncelikle bunun çok keyifli bir şey olduğunu söylemeliyim. Yazar hayata metinlerle bakan bir insandır. Zira iyi yazabilmek için iyi bir okur olması, yaşamının büyük kısmını metinlerin içinde boğuşarak geçirmesi gerekir. Yazarda içsel olan bu durum fotoğrafçıda dışsaldır. Çünkü o da görüntülerle daha çok vakit geçirir, görüntülerle boğuşur. Yazar nasıl metnin içinde yeni bir gerçeklik yaratıyorsa, fotoğrafçı da görüntüden yeni bir gerçeklik yaratır. Romanda bu iki alanı bir araya getirmek bana daha fotografik ya da sinematografik bir anlatım kurgulama fırsatını tanıdı. Yalnızca Thomas Dumas, Maria ve Anders gibi karakterlerin değil, aynı zamanda kurguladığım fotoğrafların da zihinde canlandırılabilir olmalarını istedim. Romanı bitirdiğinizde geriye sadece birtakım sözcüklerin ya da kurguya dair şeylerin değil, aynı zamanda fotoğrafların da kalmasını istedim.

 

Duyduğumuza göre bir de Thomas Dumas sergisi olacak yakında. 

Romanı yazarken, yazdıklarımı yakın çevremden birtakım kişilerle de paylaştım. Ve bu kişiler bir şekilde romanın bir parçası olmak istedi. Tiyatro oyuncusu olan bir arkadaşım romanı bir kişilik bir oyuna çevirmeye karar verdi. Dramaturg olan bir arkadaşım da bu tiyatrocu arkadaşımla çalışmaya karar verdi. Moda fotoğrafçısı olan bir tanıdığım da söz konusu sergiyi yapmak istedi. Tabii, fotoğraflar 50, 60 ve 70’li yıllardan kalma dönem fotoğrafları. O yüzden, bu bahsettiğim arkadaşım çok ciddi bir araştırma yapıp Thomas Dumas adı altında bu sergiyi açmaya karar verdi. Tabii bu esnada, makyaj, kostüm, set tasarımı gibi unsurlar da işin içine girdi. Böylece de olaydan haberdar olan bir tasarımcı ve bir makyöz de projeye dahil oldular. Kaldı ki beni bu sürece dahil etmemelerini rica ettim onlardan. Çünkü romanı bitirdikten sonraki rehaveti yaşamak istiyorum. Ama tabii sergi açıldığında ve tiyatro oyunu sahnelediğinde ikisini de gidip görmek istiyorum. Arkadaşlarla hâlâ ara ara haberleşiyorum. Şimdi söylediklerine göre Thomas Dumas’ın bir de kısa filmleri çekilecekmiş. Neler olacak, ben de merakla bekliyorum.

Romana dönecek olursak; Thomas Düşerken’in tüm karakterleri bir noktada İstanbul’a geliyorlar. Thomas’ı İstanbul’a çekenin şehrin mistisizmi ve kendine has kokusu olduğu anlatılıyor. Peki, İstanbul’un özü ve  kokusu sizce nedir?

Aslında her şehrin, özellikle de tarihi şehirlerin, kendine özgü dokuları vardır. Çok uzun yıllar, çok farklı kesimlerden insanların bir arada yaşadıkları, çok fazla anının biriktiği şehirler bunlar. İstanbul da bu şehirlerden biri; yaşanmışlığın her an, her yerde hissedilebildiği bir şehir. Sokaklara, havaya yansıyan bir şey bu. Romanda o özden bahsederken aslında bundan bahsediyorum. O koku da aslında burnumuzla algıladığımız kokudan öte, şehrin kendine özgü dokusundan kaynaklanan özel bir koku. Sabah erkenden Eminönü’ne geldiğinizde, gün doğarken, martılar tepede uçarken içinize çektiğiniz koku mesela.

Hem şiir yazıyorsunuz hem düzyazı. Bu iki yazı türünün birbirlerini etkiledikleri oluyor mu, yoksa birbirlerinden oldukça ayrı şeyler mi?

Bence tamamen ayrı şeyler. Tüm düzyazı eserleri, romandan denemeye ve öykülere kadar hepsi yazınsal eserler. Ama şiir her ne kadar yazınsal görünse de aslında daha çok heykel sanatına benzeyen bir tarafı var. Bir ressamın fırçayla, boyayla resim yapması gibi, şiir sözcükleri kullanarak resim yapar ya da heykel yapar gibi oluşturulur. Çünkü sözcük kullanımı diğer yazınsal türlerden çok farklıdır. Boya gibi, kil gibi, fırça gibi kullanılır. O yüzden iki yazı türü birbirlerini desteklemedikleri gibi birbirlerini engelleyebilirler bile. Çok iyi bir şair, çok iyi yazar veya çok iyi bir romancı çok iyi şiir de yazar diye bir şey yok. İkisini birden yazabilenler elbette çıkabilir ama ben bunu resim yapan şairler olur ya, onların yaptıklarına benzetiyorum. Tabii iki tür birbirini duygusal anlamda besleyip birbirine ilham verebilir, o ayrı.

Son yıllarda çağdaş Türk edebiyatında gözlemlediğiniz gelişmeler oldu mu?

Son birkaç yılda Türkiye’de öykücülükte ciddi ilerlemeler söz konusu. Öykücülük uzun zamandır çok geride kalmıştı. Genelde hep roman yazılıyordu. Romanın satış şansı daha yüksekti. Öyle ki yayınevleri öykü kitaplarına çok sıcak bakmıyordu. Ama son zamanlarda bakıyorum çok iyi genç öykücüler çıkmaya başlamış. Hepsini yakından takip etmeye çalışıyorum. Hatta sırada bekleyen, birikmiş o kadar çok kitabım var ki. Bu arada farklı alanlardan da böyle gelişmeler bekliyorum; şiirde de mesela… Dikkat ederseniz gençler arasında, sayıları az da olsa, öne çıkmaya başlayan, birbirine benzer şiirler yazmaktan uzaklaşıp çok farklı tarzlar geliştirmeye başlayanlar var. Önümüzdeki birkaç yıl içinde bence şiirde de çok büyük ilerlemeler olacak.

Peki 2017’de okuduğunuz kitaplar arasından hangilerini tavsiye edersiniz?

Hemen aklıma bahsettiğim genç öykücüler geliyor. Mesela Anıl Mert Özsoy’un Korku Yokuş Aşağıydı adlı kitabını tavsiye ederim. Mevsim Yenice’nin Tekme Tokatlı Şehir Rehberi çok güzel bir kitap. Sonra genç şairlerimizden Devrim Horlu çok güçlü bir ses.

Son olarak, sırada ne gibi projeleriniz var?

Can Çocuk’tan çıkacak yeni bir çocuk kitabı serim var. Kahramanların sihirli geçitlerden farklı diyarlara geçtikleri bir seri bu. Yakında onların çalışmalarına başlayacağım.

 

 

Tags from the story
,
More from Zeynep Sen

Anuk Arudpragasam

Anuk Arudpragasam’in ilk romanı, The Story of a Brief Marraige, Sri Lanka...
Read More

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir