Bir Kitap Yazdım ve Hayatım Değişti!

Bazen roman yazmak, ıssız bir adadan dünyanın geri kalanına şişenin içine konulan mektuplarla ulaşmaya çalışmak gibidir, onlarca yıl denizin içinde dolaşıp okurunu arayabilir. Pek çok yazar için suya atılan o mektuplar daha acemicedir, zamanla açılır kalemleri.

Bazen de o ilk deneme hemen okuruyla buluşur. Yazar artık ıssız adada değil, edebiyat dergilerinde, kitapçı vitrinlerinde ama her şeyden önemlisi ideal okurunun kalbindedir.

İşte henüz ilk romanlarıyla edebiyat dünyasına “ben buradayım” diyen ve buna bir yanıt alabilen yazarlarımız.

OĞUZ ATAY – TUTUNAMAYANLAR

“Tutunamayan(Disconnectus erectus): Beceriksiz ve korkak bir hayvandır.”

‘O halde’, derdi, ‘Hikaye yazalım…. Sonra hemen yatağa oturur ve başını kaldırmadan sürekli yazardı. ‘Ben yazarım, ben yazarım. ‘ diye söylenirdi arada. ‘Çünkü Yazıyorum.’”

Sadece edebiyatla okur olmak seviyesinde ilgisi bulunan değil, ardından gelen pek çok yazarı da etkisi altında bırakan olağanüstü bir kitap yazdı Oğuz Atay. Hiç alışık olmadıkları bir kitapla karşılaşan okurlar (Oğuz Atay’ın kitapta da dediği gibi) sarsıldı ve bu kitap o güne kadar süregelen Türk edebiyatında çok ayrı bir yerde konumlandı.

Turgut Özben’in arkadaşı Selim’in intihar ettiğini öğrenmesinin ardından çıktığı yolculukta, destanlardan, Osmanlıca’ya, eski yazıtlardan kutsal metinlere,biyografiden mektuba,  istatistiklerden, şiirden, parodiye ve ansiklopedik açıklamalara  yani neredeyse yazılı anlatımda o güne kadar ne varsa tamamını kullanarak  okurun üzerinde bulunduğu zemini ve bakış açısını her seferinde değiştirdi Oğuz Atay. Alışık olunmayan bu okuma deneyimi ise çok eğlencelidir çünkü Jale Parla’nın Oğuz Atay için dediği gibi modernist Türk romanının en büyük ironistidir o. Mizah kitap boyunca sizinledir.

“Demek dört hizmetçikaçması oldu ha! Anlamıyorum. Bir gün gelecek, parkeleri bile değiştirmek zorunda kalacağız. Belki bu kattan çıkmış oluruz o zaman. Yeni bir kat alırız. Kat kat olun inşallah!”

Tutunamayanlarla ilgili yazmak aslında hem çok kolay, her türlü okumaya açık ve çok zengin bir metin ve bir o kadar da zor, çünkü ne anlatsanız başkasını atladığınız için eksik kaldığını hissediyorsunuz.

Yıldız Ecevit’in Oğuz Atay’ın biyografik ve Kurmaca dünyasını yazdığı “Ben Buradayım’da söylediği gibi 34 yaşına değin sanatsal gücünü hiç dışarıya sızdırmadan içinde saklamış yaratıcısının edebiyat alanındaki ilk ürünü olmanın coşkusunu kalabalıklığını ve acelesini içinde taşıyan bir romandır. Alışılmadık bu kitabın bastırılmasını güçlüğünü bildiğinden ödül almasının kitabın yayımlanmasını kolaylaştıracağını düşündüğü için 1970 yılında TRT Kültür Sanat ve Bilim Ödülleri Yarışmasına kadar yetiştirir ve ödülü kazanır.

“Ben anlatmak, filan falan demek istemiyorum Olric. Kendime yeni bir önsöz yazmak istiyorum. Yeni bir dil yaratmak istiyorum. Beni kendime anlatacak bir dil. Çok denediler efendimiz. Allah’tan ne denediklerini bilmiyorum, Olric. Hiçbir geleneğin mirasçısı değilim. Olmaz, diyorlar. İsyan ediyorum. Az gelişmiş bir ülkenin fakir bir kültür mirası olurmuş. Bu mirası reddediyorum Olric.Ben Karagöz falan değilim. Herkes birikmiş bizi seyrediyor. Dağılın! Kukla oynatmıyoruz burada. Acı çekiyoruz. Kapı kapı dileniyoruz. Son kapıya geldik. İnsaf sahiplerine sesleniyoruz. Ey insaf sahipleri! Ben ve Olric sizleri sarsmaya geldik.”

Bütün bunları söyleyen, aydınlarla, burjuvayla, evlilik kurumuyla ve önüne çıkan hemen her şeyle ince ince alay eden bu kitap ödülü kazanamasaydı basılabilir miydi? Herhangi bir yayınevi editörü için fazla karışık, her şeyi barındıran ve nihayetinde pek de bir şey anlatmayan, toplumcu da sayılmayan üstelik çok çok uzun bir kitap olduğu için tozlu raflarda kalır gider miydi bilemiyoruz tabii, yine de onu seçen jüriye, kendi çabalarıyla bu kitaba erişip basmak istediğini söyleyen Hayati Asılyazıcı’ya ve  Oğuz Atay’a bu kitabı yazdığı için minnetlerimizi sunuyoruz.

LATİFE TEKİN – SEVGİLİ ARSIZ ÖLÜM

“Dirmit’in adı, boyunun on bin katı büyüyünce, Atiye’yi bu defa bir korkudur aldı. Kızının kâğıtlarını her gelene gösterdiğine, çerçeveletip duvara astığına bin pişman oldu. Dirmit’e nazar değecek diye kahırlanmaya başladı. Kahrından Dirmit’in çantasına, boynuna ağırlığının yarısı kadar mavi boncuk doldurdu.”

Latife Tekin’in henüz sadece 26 – yazıyla yirmi altı – yaşındayken yazdığı Huvat ailesini ve kızları Dirmit’in doğaüstü olaylarla bezeli hikâyesini yeni bir dil ve biçimsellikle anlattığı bu ilk romanı 1983 yılında yayımlandığında edebiyat çevrelerinde tartışmalara neden olmuş(*), bazı eleştirmenler çok beğenirken bazıları (gerçekçi bulmadıkları için) olumsuz eleştiriler yöneltmiş. Uzun vadede eleştirmenler değil, okurlar karar verdiği için Sevgili Arsız Ölüm pek çok kişi tarafından en iyi romanlar arasında gösteriliyor, arka arkaya baskılar yapmaya devam ediyor.

Üzerinden geçen bunca zamana rağmen, Latife Tekin yeni yapılan bir söyleşide(**)

Sevgili Arsız Ölüm ilk yayımlandığı zamandaki gibi. Hani ağlayan gençlerden, çok etkilenmiş okurlardan, kadınlardan, yolda beni çeviren adamlardan o yıllarda aldığım tepkiler neyse bugün de öyle tepkiler alıyorum.” diyor.

Köyden kente göç sonrasında bir gecekondu içinde geçen bu kalabalık ailenin ve başlarından geçen, hastalıklar, mutlu sonla bitmeyen aşklar, yoksulluk gibi pek çok olumsuz durumu mizah katarak anlatıyor Latife Tekin. Bunu Berna Moran’ın (*) belirttiği gibi birkaç yöntemle başarıyor; olayları psikolojiden arındırarak ve karikatürleştirerek. Bunun yanı sıra durumları abartarak komikleştirmek, absurd durumlar yaratarak güldürmek, boş inançları karikatürleştirmek gibi.

Latife Tekin’in bu kitabı yazdığı dönem düşünüldüğünde sebepleri de anlıyoruz.

Yine aynı söyleşide Sevgili Arsız Ölüm için “O kitapla kendimi ölmekten, delirmekten kurtardım, diyorum..… O zaman 12 Eylül’ün getirdiği çok ağır bir basınç altındaydık hepimiz. O yenilgiyi içselleştirmeyip bir şey yapmak istiyordum.” diyor.

Atiye o gece meleklerin kanatlarına binip göğün yedi katını dolaştı. Sabah yüzünde bir gülümsemeyle uyandı.Çocuklarına Azraili’in canını bağışladığını, Akçalı yetim çocuklara don gömlek diktiği için ömrünün üç vakte kadar uzadığını açıkladı.”

Azrail’in sıklıkla ziyaret ettiği ama genelde elinin boş çıktığı, cinlerin perilerin havada uçuştuğu bu roman edebiyatımızda büyülü gerçekçilik akımının ilk akla gelen örneklerinden aynı zamanda.

 

(*)Notos/Aralık 2016-Ocak 2017 “Durup Dururken Yazmıyor İnsan”

(**) Berna Moran Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış – 3

 

ORHAN PAMUK – CEVDET BEY VE OĞULLARI

22 yaşında bu romanı yazmaya başlayan Orhan Pamuk, dört yıl sonra romanı bitirdiğinde babasına verir ve uzakta olan babasının dönüşünü bekler heyecanla. Babası kitabı çok beğenmiştir ve bir gün Nobel alacağını söyleyiverir. Yıllarca da hep cesaretlendirmek için bunu söylemeye devam eder. Sonunda ne olduğunu hepimiz biliyoruz.

Roman Nişantaşı’nda yaşayan varlıklı bir ailenin üç kuşağını anlatır. Kitap basılmadan önce 1979 yılında Karanlık ve Işık adıyla Milliyet Roman yarışmasını kazanır. Titizlikle araştırılmış, tıpkı diğer kitapları gibi, incelikle işlenmiş, derinlikli karakterleri, karaktere göre değişen bakış açılarıyla kitap 1982 yılında yayınlandığında büyük ilgi görür ve Orhan Kemal ödülünü kazanır.

Neden yazıyorum? Sorusunun cevabını Babamın Bavulunda(*) verir Orhan Pamuk.

İçimden geldiği için yazıyorum! Başkaları gibi normal bir iş yapamadığım için yazıyorum. Benim yazdığım gibi kitaplar yazılsın da okuyayım diye yazıyorum. Hepinize, herkese çok kızdığım için yazıyorum. Bir odada bütün gün oturup yazmak çok hoşuma gittiği için yazıyorum. Onu ancak değiştirerek gerçekliğe katlanabildiğim için yazıyorum. Ben, ötekileri hepimiz, bizler İstanbul’da, Türkiye’de nasıl bir hayat yaşadık, yaşıyoruz, bütün dünya bilsin diye yazıyorum. Kâğıdın, kalemin, mürekkebin kokusunu sevdiğim için yazıyorum. Edebiyata, roman sanatına her şeyden çok inandığım için yazıyorum. Bir alışkanlık ve tutku olduğu için yazıyorum. Unutulmaktan korktuğum için yazıyorum. Getirdiği ün ve ilgiden hoşlandığım için yazıyorum. Yalnız kalmak için yazıyorum. Hepinize, herkese neden o kadar çok kızdığımı belki anlarım diye yazıyorum. Okunmaktan hoşlandığım için yazıyorum. Bir kere başladığım şu romanı, bu yazıyı, şu sayfayı artık bitireyim diye yazıyorum. Herkes benden bunu bekliyor diye yazıyorum. Edebiyata, roman sanatına her leyden çok inandığım için yazıyorum. Kütüphanelerin ölümsüzlüğüne ve kitaplarımın raflarda duruşuna çocukça inandığım için yazıyorum. Hayat, dünya, her şey inanılamayacak kadar güzel ve şaşırtıcı olduğu için yazıyorum. Hayatın bütün güzelliğini ve zenginliğini kelimelere geçirmek zevkli olduğu için yazıyorum. Hikâye anlatmak için değil, hikâye kurmak için yazıyorum. Hep gidilecek bir yer varmış ve oraya – tıpkı rüyadaki gibi – bir türlü gidemiyormuşum duygusundan kurtulmak için yazıyorum. Bir türlü mutlu olamadığım için yazıyorum. Mutlu olmak için yazıyorum.

Neden yazarsa yazsın, yeter ki hep yazsın diyoruz.

(*)@Nobel Foundation2006

ADALET AĞAOĞLU – ÖLMEYE YATMAK

“Ölmeye yatarken ölümle savaşmak gerekeceğini düşünmemiştim.”

Edebiyata romanla “merhaba” demeyen bir yazar Adalet Ağaoğlu, üniversite yıllarında şiir, Ankara Radyosu günlerinde tiyatro metinleri yazmış olsa da ilk romanlardan yola çıktığımız için ve Adalet Ağaoğlu olmadan bu listenin eksik olacağına inandığımızdan 1973 yılında yayımlanan Ölmeye Yatmak romanını da burada anmadan geçmiyoruz.

Anlatmak istediklerini tiyatroda anlatmanın yolunu bulamadığı için romana geçtiğini söyler Adalet Ağaoğlu.  (*) Klasik ve tek boyutlu bir anlatım yerine çok katmanlı bir anlatım ister. Romanlarda diyalog bolluğundan rahatsızdır,(… dedim, … dedi) bunun yoğunlaştırılması gerektiğine inanır.

1930’lu yıllarda doğan Aysel ile tanıştığımız roman, Dar Zamanlar üçlemesinin ilki. Bir otel odasına ölmek için giden, ölmeye yatan Aysel ile başlar kitap, sonra Aysel’i tanırız, çok yakından, çocukluğunu, yetişkinliğini kocasını, evlilik dışı ilişkisini, ölü doğan çocuğunu ve her şeyini  okuruz. Bunları okurken bir yandan Aysel’in hayatına giren kişilerin de aynı sürede yaşadıklarını kendi zihinlerinden, günlükler, mektuplar gibi yöntemler sayesinde, okuruz. Böylece kitabın başında ölmeye yatan Aysel ile, kitabın sonunda otel odasından çıkıp gitmesi, 1 saat 27 dakika arasındaki zamanda 1938 – 1968 yılları arasında otuz sene anlatılır.Türk edebiyatında bilinç akışı ve iç konuşmalarını en ustaca kullanan yazarlardan biri olan Adalet Ağoğlu, Virginia Woolf’a benzetildiğini ancak Woolf’u romanlarını yazdıktan sonra okuduğunu da söyleşide belirtir.

“İyiliğin bazen kötülük kadar tehlikeli olabileceğini senden öğreniyorum. İnsan olmanın küçük anlarını kaçırmak ne denli kötü ise, enayilik de o kadar kötü.”

Yine aynı söyleşide tipleri nasıl yarattığı ile ilgili soruya; “Başlangıçta beni rahatsız eden bir sorunsal, düşünce vardır. Hayatın içinden bana yansır. Beni rahatsız eden temaları, izlekleri anlatabilmek için neyin gerekli olanı ararım.” der ve Ölmeye Yatmak üzerinden bir örnek verir, “Cumhuriyetin ilk kuşağının içinde olduğu kültür ikilemi ve kadın özgürlüğü üzerine eğilmek istedim Bunun yanı sıra 68 kuşağı gençlerini anlamak istiyordum. Bunu hangi karakterle verebilirim diye düşündüm. Geçmiş yıllara eğilmem gerektiği için flashback yerine ilk defa belgesel roman denen şeyi denedim. Günlerce Milli Kütüphanede Ulus gazetelerini aradım, 1938 yılında ilkokulu bitirmiş çocukların dilini bulabilmem gerekiyordu….Dünyada neler yaşanıyordu, bu çocuklar hangi ortamda, nelere çarparak büyüdüler. Bu araştırmaları yapıyorum, biriktiriyorum ve hayattan aldıklarımı hayata vermeye çalışıyorum.” der.

1929 yılında doğan Adalet Ağaoğlu’nun 1973 yılında yayımlanan ilk romanının üzerinden son romanı – Dert Dinleme Uzmanı –  da kırk bir yıl sonra 2014 yılında yayımlandı.

Etkileyici ve umut verici, değil mi?

“Duştan çıkıyorum. Bir saksıyı çatlatıp ağır ağır toprağa yayıldığımı duyuyorum. Ama toprağın beni kavrayıp kavramayacağını bilmiyorum.”

 

İHSAN OKTAY ANAR – PUSLU KITALAR ATLASI

“Yaşanılanlar, görülenler ve öğrenilenler ne kadar acı olursa olsun macera insanoğlu için büyük bir nimetti. Çünkü dünyadaki en büyük mutluluk, bu Dünya’nın şahidi olmaktı.”

Kitabın önsözünde Hulki Aktunç’un yazdığından bir alıntıyla başlayalım, “Tarihsel romanlar mıdır Anar’ın yapıtları? Hayır, romanlardır. Tarihsel olan’dan yeni bir roman çıkarmak, romanı da yeniden tarihselleştirmektir ama.”

Uzun İhsan Efendi ve Bünyamin’le beraber tarihin içinde fantastik yolculuklar yaptığımız bu kitapta, düşle gerçek birbirine karışıyor. Gerek anlatımı, seçtiği kelimeleri ve tiplemeleri ile kendimizi bulduğumuz bu macerada yerimizi hiç yadırgamayız. Gerçi postmodern bir üstkurmaca olan bu metin zaman zaman kurgu olduğunu hatırlatsa da Uzun İhsan Efendi’nin düşlerini paylaşmaktan kendimi alamayız.

Rendekâr düşünüyor olmasından var olduğu sonucunu çıkarıyor. Ben de düşünüyorum, dolayısıyla varım, ama kimim? Galata’da, Yelkenci Hanı bitiğinde ikamet eden Uzun İhsan Efendi mi, yoksa bugünden tam üç yüz sekiz yıl sonra, söz gelimi İzmir’de oturan mahzun ve şaşkın bir adam mı? Hangimiz düş hangimiz gerçek?”

İhsan Oktay Anar’ın otuz iki yaşındayken, Karşıyaka’da yazdığı, birinci basımı 1995 yılında yapılan kitap, 50. Baskısını 20 senesi dolmadan yapar.

HAKAN GÜNDAY – KİNYAS VE KAYRA

“Yaz… Bizi yaz. Her şeyin sonuna geldiğimizin kanıtı olan kitabı yaz.”

Hakan Günday (*) “iki insan hayatlarındaki her şeyi reddedip kendilerin, bulmaya çalışırlarsa başlarına ne gelir? Her şeye ’hayır’ denirse geriye ‘evet’ denecek ne kalır? sorusuna Afrika’dan Amerika’ya, oradan Türkiye’ye uzanan bu yolculuk hikâyesinde verdiği cevap olan Kinyas ve Kayra’yı yazdığında basılabileceğini bile düşünmez. Bazı yayınevlerinden “uğraşma boşuna” anlamına gelebilecek olumsuz yanıtlar da alır. Üniversiteyi bırakmak üzere olduğu için vakti yoktur ve kitabın basılacaksa hemen olmasını ister, bu onun kaçış planıdır. Om yayınevi sayesinde yazıldıktan üç-dört ay sonra kitap basılır.

Plan başarıya ulaşır. Henüz yirmi dört yaşındayken yayımlanan kitabıyla kendine ait bir okur kitlesini – daha çok gençlerden oluşan – yaratır kitap. Şiddet, cinsellik, uyuşturucu vs. içermesi sebebiyle yer altı edebiyatı olarak kategorize edilmesine Hakan Günday’ın zorlama bir tanım olarak gördüğü için katılmadığını da buraya not düşelim.

“İnsanın tek gerçek özgürlüğü yalnızlığıdır. Ve yalnızlığı küçük düşürense bağımlılıklardır…. Zevk veren prangalar.”

(*) Kitap-lık 167- Mayıs-Haziran Hakan Günday- Özer Sayın/ Söyleşi

 

Tags from the story
,
Written By
More from Sanem Bozkurt

Bir Kitap Yazdım ve Hayatım Değişti!

Bazen roman yazmak, ıssız bir adadan dünyanın geri kalanına şişenin içine konulan...
Read More