Edebiyatın Gizli Tarihi: Casusluk

Casusluk kitapları okumadığınız ya da yazmadığınız takdirde “edebiyat” ve “casusluk” kelimelerinin birbirleriyle ne alakaları var diyebilirsiniz. Ancak yanılmış olursunuz. Zira geçtiğimiz sene gün ışığına çıkartılan CIA belgelerine göre casusluk dünyanın en önemli edebiyat dergilerinin uluslararası fenomenlere dönüşmesine olanak tanıyıp bugün bile tutkuyla okuduğumuz ünlü yazarların eserlerinin klasiklere dönüşmesine bizzat aracı oldu. Edebiyat çeşitli dönemlerde, bilhassa Soğuk Savaş yıllarında CIA’nın propaganda silahı olarak kullanıldı.

Kültürel Özgürlük Kongresi: Komünizme Karşı Savaş

CIA’nin, edebiyata nasıl karıştığını anlamak için öncelikle o zamanın politik durumunu anlamamız gerek. CIA 1947’de yani İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra, Soğuk Savaş’ın başladığı yılda kuruldu. 1991’e dek süren soğuk savaş ABD ve NATO ülkeleri ile Sovyetler Birliği arasındaki politik gerilim dönemiydi. Birbirlerinden tamamıyla farklı ekonomik ve politik felsefeler üzerine kurulu bu iki devlet bir savaş beklentisi içine girerek tepeden tırnağa silahlanmış, nükleer stratejiler geliştirdiler. İki ülkeden biri nükleer silahlarına başvurduğu takdirde sonuç karşılıklı garantili imha olacaktı. Bu sebeple ABD, Türkiye’ye, Sovyetler Birliği’ne fırlatmak üzere nükleer silahlar yerleştirirken, Sovyetler Birliği kendi silahlarını Küba’ya yerleştirip ABD’ye doğrulttu. Neyse ki Soğuk Savaş temelinde psikolojik bir savaş olduğundan işler bu raddeye hiçbir zaman varmadı. Varsaydı bugün herhalde burada olmazdık. Bunun yerine bu iki ülke savurup teknoloji, spor ve uzay yarışına (yani hangi ülkenin uzaya önce gidebileceğinin ve aya önce varabileceğinin yarışına) girişip karşılıklı casusluk ve propaganda programları başlattılar. Kültürel Özgürlük Kongresi de işte bu programlar sayesinde doğdu.

CIA’nin 1950’de kurup maddi açıdan gizlice desteklediği Kültürel Özgürlük Kongresi hem Sovyetler Birliği’nin propaganda makinesine cevaben hem de edebiyat dünyasının gözlenmesine duyulan ihtiyaçtan ötürü doğdu. Soğuk Savaş yıllarında dünyanın Arthur Miller, Lillian Hellman, Norman Mailer ve Howard Stein gibi çoğu edebiyatçısının komünist olmasının bunda büyük bir payı vardı. Kapitalist Amerika bu gerçeğin ışığında insanların fikirlerini değiştirmek ve çaktırmadan Amerikan kültürünün, dolayısıyla Kapitalist kültürün, propagandasını yapmaya karar verdi. Bu amaçla kurulan kongre sayısız yazar ve şairin kitaplarının basılmasına aracı olup onların dünya çapında bilinen edebiyatçılar olmalarını sağladı, daha başka bir sürü yazara burslar vermiş ve Amerika, Latin Amerika, Asya ve Avrupa’da edebiyat çeşitli dergileri açtı. Açtıkları onlarca derginin başında da gelmiş geçmiş en önemli edebiyat dergilerinden biri olan The Paris Review vardı.

The Paris Review’nun İlk Sayısı

The Paris Review: Kültürel Bir Silah

The Paris Review tarihin en önemli yazarların hikâye ve şiirlerine yer vermesiyle, birbirinden ünlü yazarlarla röportajlar yapmasıyla bilinen, çok değerli bir dergi. 1953’te açılan dergi daha ilk sayısında Philip Roth, V. S. Naipaul, T. C. Boyle, Edward P. Jones ve Rick Moody gibi kişilerin makalelerine ve Jack Kerouac, Jim Carroll, Jonathan Franzen ve Jeffrey Eugenides gibi yazarların hikâyelerine yer vererek dikkatleri üzerine topladı. Elbette bu yazarların hiçbiri dergiye casusluk için ya da Kapitalizm’i korumak için dahil olmadı. Aslına bakarsanız dergide yer alan ya da çalışan çoğu yazar ve editör, derginin CIA desteğinden haberdar bile olmadılar. Tabi, CIA’nın Paris Review ile olan ilişkisini bildiği kanıtlanabilen şu ana kadar yalnızca bir kişi olmuştur. O da derginin kurucusu Peter Matthiesen’di.

Birkaç yıl önce ortaya çıkartılan CIA belgelerine göre Matthiesen sanıldığı gibi basit bir yazar, profesör ve editör değildi. Aksine gençliğinde CIA’e girmiş bir ajandı. Kültür Propagandası projesine dahil edilen Matthiesen CIA’e bir edebiyat dergisi açmak fikrini teklif etti.

Dergi Amerikalı yazarları ve dolayışla Amerika kültürünü dünyaya tanıtacak ve bu şekilde Sovyetler Birliği’nin Kapitalist Kültürü hakkında yaptığı olumsuz propagandaya karşı koyacaktı. Bu açıdan Kültürel Özgürlük Kongresi’nin stratejisi çok akıllıcaydı. The Paris Review’ya solcu, CIA’den farklı düşünen ediplerin de yazılarının da konulması dergiyi sağladı, böylece de CIA’ye kpek çok kişinin fikrini değiştirme fırsatını tanıdı. Kim bilir, belki de dergideki çoğu editörün, kısa sürede dünyadaki en apolitik dergi olarak bilinmeye başlayan The Paris Review’nun CIA’ye olan bağlarından bihaber olmalarının sebebi buydu.

 

Marquez’in “Yüzyıllık Yalnızlık”ının Latin Amerika Baskısı

Gabriel Garcia Marquez ve CIA

CIA’nin kurduğu tek dergi The Paris Review değildi. Aslına bakarsanız dünyanın dört bir yanında CIA’nın kurduğu dergiler açıldı. Bunlardan biri Latin Amerika’daki Mundo Nuevo‘ydu. Mundo Nuevo zaman içinde o kadar sevilen bir dergi oldu ki pek çok solcu yazar dergiye düzenli yazılar yazıp röportajlar verdiler. Bu yazarlardan biri de Gabriel Garcia Marquez’di. Marquez kelimenin tam anlamıyla solcuydu, hatta kendini Küba’nın başkanı Fidel Castro’nun arkadaşlarından biri sayardı. Bu sebeple Mundo Nuevo’ya o zaman yazmakta olduğu bir kitabın ilk bir iki bölümünü yayınlaması için izin verdiğine, derginin CIA’e ait olduğunu öğrendikten sonra bin pişman oldu.

Ünlü yazarın kulağına Latin Amerika’daki bir derginin CIA’ye ait olduğuna dair söylentiler elbette ki çalınmıştı. Ancak bunun Mundo Nuevo olduğunu bilmiyordu. Gerçeği ancak Mundo Nuevo, basılan bölümleri dünyanın dört bir yanına ulaştırıp Marquez’in kitabını daha basılmadan uluslararası bir sansasyona çevirdiğinde ve yazarı bir gecede ünlü ettiğinde anladı. Ancak o zaman iş işten geçmişti. Bir mektubunda açıkladığı üzere kendini aptalın teki gibi hisseden Marquez’in bölümleri geri almasının yolu yoktu. CIA’nin, Marquez’i hangi kitabıyla dünyaya duyurduğuna gelince: bu hepimizin bildiği Yüz Yıllık Yalnızlık’tı.

CIA Çifte Ajanı Tarafından Öldürülen Neruda

Nobel Ödüllü Pablo Neruda solcu olmasına karşın Mundo Nuevo’nun tuzağına düşen bir başka yazardı. Zira Neruda’nın pek çok şiiri derginin sayfalarında basıldı. Elbette Neruda da derginin gizli bağlarından bihaberdi. Eğer bilseydi şiirlerinin basılmasına kesinlikle izin vermezdi. Ne de olsa Kültürel Özgürlük Kongresi bundan birkaç sene önce Nobel’in Neruda’ya verilmemesi için bir kampanya başlatmıştı.

Ancak maalesef Neruda’nın, CIA’yle olan bağları Mundo Nuevo ile bitmedi. 1973’te hayata veda eden Neruda’nın prostat kanserinden öldüğü zannediliyordu. Ancak bir yıl kadar önce Komünist Parti’nin isteği üzerine Neruda’nın cesedi mezarından çıkartılıp inceleme altına alındı. Yapılan araştırmalar birinin, Neruda’ya karnından bir iğne yaparak onu zehirlediğini, şairin bu yüzden öldüğünü ortaya çıkardı. Neruda’yı kimin öldüğüne gelince: aradan yıllar geçmiş olduğundan bunu kanıtlamak maalesef pek mümkün değil. Ancak araştırmacıların çoğu Neruda’nın Şile diktatörü Pinochet’in isteği üzerine CIA’de çalışan çift taraflı bir ajan tarafından öldürüldüğünü düşünüyor.

More from Zeynep Sen

ATÖLYE: Disiplinlerötesi Dünyada Yaratıcılık

ATÖLYE yaratıcılığın ve girişimciliğin merkezinde yattığı disiplinerötesi bir inovasyon platformu. Bu tam...
Read More

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir