Fuat Sevimay: Çeviri’Bilirsin

Dünyanın en zor kitabını çevirmek nasıl bir şey? Fuat Sevimay bu sorunun yanıtını verebilecek nadir yazar ve çevirmenlerden biri. Dünyanın okuması en zor  yazarı olan James Joyce’un çevirmeni olan Sevimay, Hokkadan’la kariyeri ve en son kitabı Çeviri’Bilirsin: Edebiyat Tarihinin Gizli Kahramanlığı üstüne konuşuyor.

Çeviri’Bilirsin’in başlarında kendinizi bir yazar saymadığınızı söylemiştiniz. Sizce yazarlık ne demek? Kimler yazar sayılabilir?

Kendimi henüz yazar kabul etmeyişim şöyle bir düşünce şekline dayanıyor: Selim İleri yazarsa, ben henüz değilim. İleride olabilirim. Latife Tekin yazarsa, ben henüz değilim. İleride olabilirim. İhsan Oktay Anar yazarsa, benim daha kat etmem gereken yol var. Yani henüz yazar değilim ama çabalıyorum, gibi bir hissim var. Birileri bir gün Fuat Sevimay bir yazar, belki ileride onun seviyesine gelirim, derse ancak o zaman “olmuşum” diyebilirim.

Kitabınızda çevirmenliğe ve yazarlığa nasıl başladığınızı anlatıyorsunuz. Peki edebiyat dünyasının en zor isimlerinden biri, hatta belki de en zor ismi olan James Joyce’u çevirmeye nasıl karar verdiniz?

Bu konu üstünde çok düşündüm. Akşam maçı seyretmeye hemen, şu anda karar verdim gibi bir karar değildi. Zaman içinde oluşan bir karardı. Aynı soruyu kendime sorduğumda işin kökeninin lise yıllarıma kadar indiğini fark ettim. Lisede Sanatçının Delikanlılık Portresi’ni okumuştuk, İngilizce olarak. Sınıfta Ulysses ve Finnegan adlı çevirmeyi bırakın, okuması imkânsız iki eseri var, muhabbetinin geçtiğini hatırlıyorum. O, hafızamda yer etmiş.

Kitapta da anlattım; hayatımın on beş-yirmi yılında çeviriyle de yazarlıkla da alakam yoktu. Ama çeviriye el atınca bu anı aklımda canlandı. Joyce ile okur olarak tekrar ilişki kurdum. İyi-kötü bir şeyler çevirmeye başladım. İşe eleştiri ve denemeleriyle başladım. Ama bir köken aranacaksa Kadıköy Anadolu Lisesi’nin sınıfındaki “Kim bu adam” muhabbeti olduğunu söyleyebilirim.

Joyce, eserlerine Shakespeare alıntılarından, kuantum fiziğine kadar pek çok şey sığdırmasıyla bilinir. Bu durumda Finnegan Uyanması’nı çevirirken nasıl bir araştırma süreci içine girdiniz?

Aslında her türlü çeviride bir araştırma süreci olması gerekebilir. Finnegan’ı çevirirken okurlar için bir kılavuz da hazırlamam gerekti. O yüzden araştırması, başka çevirilerin araştırmasından farklıydı. Finnegan’ın çeviri ve araştırma süreci, deli gibi ders çalışmak gibiydi. Masamın üstünde yedi kaynak birden açılıydı. Öyle bir kitaptan bahsediyoruz. Zaten kılavuzu hazırlamamın sebebi de buydu: Finnegan’ı okumak isteyenlere bunun farklı tür bir eser olduğu yargısını vermekti. Bu, bilindik romanların, roman kurgusunun çok üstünde, çok dışında bir eser. Buna zihnen hazır olmak gerek.

Araştırma süreci haliyle gecemi gündüzüme kattı. Onlarca kitabı, kaynağı, sözlüğü inceleyerek geçti bu zaman. Bu da aşağı yukarı üç yılımı aldı. İki buçuk senesini sırf çeviriye verdim, altı-yedi ay kadar bir zamanını da düzeltmelere.

Çeviri’Bilirsin’e dönecek olursak; kitapta “Denemeler” bölümlerinde farklı çevirmenlerin yaptıkları çeviri örneklerini paylaşıyorsunuz ve aralarında karşılaştırmalar yapıyorsunuz. Bu örnekleri nasıl, neye göre seçtiniz?

Ben birkaç merkezde çeviri üstüne atölyeler yaptım. Oradaki öğrenci arkadaşların kimisi çeviriyle yeni yeni ilgilenen kişiler, kimisi de bu işi uzun zamandır yapan, ciddi çevirmenlerdi. Deneme örneklerinden bazıları bu öğrenci arkadaşlarımdan geldi. Bazılarını bildiğim çevirmenlerden rica ederek aldım. Hepsine tekrar çok teşekkür ediyorum. Bazı örnekleri ise zaten çevrilmiş eserlerden aldım.

Bahsettiğiniz bu atölyelerinizin, üniversitelerdeki çeviribilim programlarından farkı ne?

Atölyelerimi üniversitelerdeki programlarla kıyaslamak büyük haksızlık olur. Zaman zaman üniversitelerde söyleşilere gidiyorum ve üniversitelerimizde gerçekten muhteşem bir çeviri eğitimi verdiğimize şahit oldum. O yüzden atölyelerimi onlara bir alternatif olarak değerlendiremem. Daha ziyade bu alanda eğitim alma şansı olmamış, acaba yapabilir miyim diye zihinlerini kurcalayan arkadaşlara açık olduğunu düşünüyorum. Bir de çeviribilim eğitimi alan, işin teknik kısmını çok iyi bilen ama nasıl yol alacağını, işe nereden başlayacağını bilemeyen arkadaşlara ilginç geldiğini düşünüyorum. İlaveten okuduğu çevirilerde bir şeylerin kaybolup kaybolmadığını merak eden edebiyat severlere atölyelerimin güzel bir bakış açısı sunabildiği kanısındayım.

Çeviri’Bilirsin’in alt başlığı Edebiyatın Gizli Kahramanlığı Hakkında Notlar. Çevirmenlik neden gizli bir kahramanlık?

Çevirmenlik değil, çevirinin kendisi belki zaten kahramanlık. Ben çeviri süreçlerimde kendi eserlerimi yazıyor olmanın avantajlarını defalarca gördüm. Zaman zaman yazmanın verdiği hisle, çevirinin verdiği hissi karşılaştırma fırsatını edindim. Bir şey yazmaya yeltendiğiniz zaman tamamen kendi kararlarınızla baş başasınız, ortaya muhteşem bir eser çıkartabilirsiniz, berbat bir eser çıkartabilirsiniz, eseriniz kabul görebilir, görmeyebilir… Ama yazarlık tamamen kişisel bir inisiyatiftir. Öteki taraftaysa dev gibi bir yazarın yanında durmaya çalışırsınız. Bu başlı başına bir kahramanlık. Mustafa Kemal Atatürk’ün yanında durmak mesela, büyük bir kahramanlıktır. Çevirmenlik bunun gibi, James Joyce’un yanında duruyorsun ne de olsa. Ya da Proust’un. Ya da Saunders’ın. Dostoyevski’nin. İşte bu kahramanca bir tavır. Dev, dünyayı etkilemiş veya etkilemeye aday birinin sözlerine kendi dilinizin ölçüsünde yardımcı olmaya çalışmak kararını almak kahramanlık değil de nedir?

Burada bir de gizli kelimesini vurgulamakta da fayda var. Çünkü bütün bu kahramanlıktan sonra çevirmenler rahatlıkla meçhul askerler olabiliyorlar. Adı kapağa konmayan, edebiyat dünyasının son anda “Çevirmen kimmiş” diye konuştuğu kişi olabiliyor. Böyle olacağını bile bile de bir yılını, üç yılını, iki ayını, ne kadar zamanı varsa onu bir esere veriyor.

Bir süredir edebiyat dünyasının içindesiniz. Gördüğüm kadarıyla son birkaç yıldır dünya dillerinden çevrilen eserlerin sayısında ciddi bir artış var. Bu dünyanın içinden biri olarak Türkiye’de çevirinin durumunu nasıl görüyorsunuz?

Ülkemizde “Bu çeviride şu kaybolmuş”, “Burada çevirmen uyumuş” gibi pek çok yorum yapılır. Bunlara açıkçası tilt oluyorum. Kabul, belki bazı kötü çeviriler de var ama dünyada en çok çeviri yapan ülkelerden biri olduğumuzun farkına varmamız lazım. Avrupa’da bu alanda birinci olabiliriz. Bu muhteşem bir durum. Çok fazla çevirmen, işlerine çok büyük emek veriyor. Sonunda ortaya çok da değerli eserler çıkıyor. Bence çevirilerin durumunu biraz fazla konuşuyoruz. Elimizde bolca malzeme olduğundan bolca konuşabiliyoruz. Ama şunu pek sormuyoruz: Öteki tarafa ne çevriliyor? Mesela İngilizler hangi Türk yazarları basıyorlar? Bence Türkiye’de çevirinin, daha geniş anlamda dünyada çevirinin asıl sorunu bu. Ortada müthiş bir kültür emperyalizmi var. Bence bu konunun konuşulmaya başlaması lazım artık.

Çeviri’Bilirsin çeviriyle ilgilenen herkes için önemli bir kılavuz ve yol gösterici. Peki genç çevirmenlere tek bir tavsiyede bulanabilecek olsaydınız, ne demek isterdiniz?

Atölyelerde de hep söylediğim bir şey vardır: İyi bir gözlükçü bulun. Gözleriniz bozulacak. Komik ama aslında şaka değil. Benim eskiden gözlerim bozuk değildi ama artık gözlük takmak zorundayım. Yıllardır gözlerimi kitaplardan, ekrandan kaldırmadığımdan.

Bunun haricinde, ciddi bir şey söylemek gerekirse: Türkçeye âşık olun. Bu tartışılan bir hikâyedir. Çevirmenin çeviri yaptığı dili de mesela İngilizceyi ya da Fransızcayı da çok iyi bilmesi gerekir. Ama anadilimiz Türkçe ve Türkçeye çeviri yapıyorsak hiçbir açığımız, eksiğimiz olamaz. O yüzden dilimize, dilimizin üretimine gerçekten âşık olmamız gerek. Bunu vurgulama ihtiyacı hissediyorum, çünkü İngilizcesi gerçekten mükemmel olan ama Türkçede problem yaşayan arkadaşlar tanıyorum. Bu olmaz.

James Joyce’ın eserlerini sevdiğiniz ortada. Peki Türk ya da yabancı hangi yazarları seviyorsunuz?

Türkçede sevdiğim çok yazar var ama tepeye illa bir iki isim koymam gerekirse İhsan Oktay’a bayılırım. Orhan Pamuk’a bayılırım. Latife Tekin’e bayılırım. Yanlarında daha onlarca, yüzlerce isim sayabilirim.

Yabancı yazarlara gelince; çağdaş dünya edebiyatını günü gününe takip ettiğimi söyleyemem. O yüzden klasiklerden bir iki isim anmak istiyorum: Márquez’e bayılıyorum. Bence muhteşem bir yazar. Necib Mahfuz’u çok severim. Nobel almasının öncesinden beri Ishiguro’yu çok severim. Kenzaburo Oe çok sevdiğim bir Japon yazarı.

Son olarak bundan sonra ne gibi projeleriniz var?

Romanımsı diyebileceğim, Joyce metinlerini açıklayan ama Joyce’u bir karakter yaptığım, onunla konuştuğum bir metin üstünde çalışıyorum. O herhalde altı-yedi ayımı alacak. Hali hazırda bir çeviri yapıyorum. Genelde klasikleri çevirmemle biliniyorum ama bu seferki çağdaş bir metin; Amerikalı yazar Paul Beatty’nin Sellout adlı romanı. Çok, çok keyifli bir kitap. Böyle tesadüfler çok tatlı olabiliyor ama kitap benim yazı stilime çok uygun. AnarŞık diye bir kitabım vardır, İzmir’de geçer. Temelde ikisi de sisteme dahil olmak istememekle, dahil olmayınca da devletle, mahkemeyle, benzeri yapılarla karşılaşmakla alakalı. Yaptığım çeviriyi sanki ben yazmışım gibi hissediyorum. O yüzden müthiş keyif alıyorum. Tüm bunlar bitince kendi romanımı yazmak niyetindeyim. Roman dört yıldır yazılmayı bekliyor. Yeter artık, bana da sıra gelsin diyen bir metin. Önümüzdeki seneyi de ona ayıracağım.

 

More from Zeynep Sen

Müzik ve Edebiyat Arasında Bir Sanatçı

“Kıtlığın ve açlığın olduğu, insanların kurşunlardan kaçtığı ya da tırnaklarının, zindanlarda sökülerek...
Read More

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir