Gökhan Yavuz Demir: Yazarlık, Çevirmenlik & Türkçe

Gökhan Yavuz Demir genç bir akademisyen, çevirmen ve yazar. Edebiyat ve dilbilimiyle zenginleştirilmiş bir sosyolojiyi savunan Demir, Hokkadan’la akademisyenlik, çevirmenlik ve yazarlığının Türkçe’ye ve dilbilime bakışını nasıl etkilediğini konuşuyor.

Aynı zamanda bir akademisyen, çevirmen ve yazarsınız. Çevirmenliğe nasıl başladınız? Üç mesleğiniz bir şekilde birbirlerini tetikledi mi?

Şu ana dek üç kitap tercüme ettim. Üçü de alanlarının büyük metinleriydi. Üçü de Türkçede büyük bir boşluğu dolduran kıymetli kitaplardı. Ama bilhassa Metaforlar’ı ve Yorum Teorisi’ni doktora tezime çalışırken tercüme ettim. Yani akademisyenliğimin tercüme faaliyetine başlamamda büyük etkisi var. O nedenle de aslında bu ilk tercümelerimden beş kuruş para da kazanamadım. Çünkü o sıralar doktora tezimi yazmaya harcadığım kadar bir vakti de Paradigma Yayınlarındaki mesaime harcıyordum. Zor zamanlardı ama çok da öğreticiydi. Bu kitaplar ne zamanki başka yayınevlerince basıldı, ben de ilk defa tercümeden para kazandım.

Mit ve Anlam’ı tercüme etmemin nedeni ise yıllarca antropoloji dersi vermemdi. Akademide genelde kimsenin vermek istemediği dersler hep gençlere kalır. Ben de yıllar içinde bu dersi vere vere fahri antropolog oldum diyebilirim. Bu derslerde Levi-Strauss ve yapısalcılık anlatırken çok kullandığım bir metindi. Sonunda ilgilenen bir yayınevi çıkınca oturup tercüme ediverdim. Bu nedenle çevirmen kimliğim olduğundan çok emin değilim. Çünkü kolay kolay bir kitabı tercüme etmeye niyetlenmiyorum. Açıkçası şimdi içinde bulunduğum koşullarda çevirmenlik yapabilecek sabrım da pek yok. Belki de aslında sadece akademik kariyer yapmış ve o esnada üç de kitap tercüme etmiş bir yazarım. Yazarım; çünkü tezimi yazarken de asla bir tez yazdığımı düşünmedim. Hep bir kitap yazdığımı düşündüm. Bütün bu işlere gözü kara atılan o budala ve cesur genci düşünüyorum da, sanırım o şapşalın tek düşündüğü hep bir kitap yazmaktı.

2018 Kasım’ında Mungan Art’ta “Dilin Belirsizliği” diye bir seminer verdiniz. Zaten aynı adı taşıyan, 2007’de çıkmış bir kitabınız var. O halde dil ile ilişkinizi nasıl tanımlarsınız? Bir edebiyatçı ve çevirmen olarak dilin belirsizliği sizi ne kadar zorlamakta?

“Dilin Belirsizliği,” benim doktora tezim. Doktora tezi, bir akademisyenin hayatında öyle belirleyici bir şey ki neredeyse sonrasında yaptığınız bütün akademik çalışmalarınıza da bir şekilde yön veriyor. Aslında dil üzerine çalışmayı da edebiyata olan ilgimden ötürü tercih ettim. Doğrudan dilin imkânları ve imkânsızlıkları düşünen yazar ve filozofları hep sevmiştim.

Dil hakkında böyle teorik bir mesainin en büyük getirisi, belki çoğu yazarın ıskaladığı bir meseleye dair bir bilinç kazandırması olabilir. O da yazdığınız şeyin içeriğinden çok, o içeriği nasıl ifade ettiğiniz üzerine düşünme yetisi. Yani ben pek çok yazarın bazen sezgi bazense deneme yanılma yoluyla keşfettiği bir şeyi, tezim sayesinde erken keşfettim. Bu nedenle form ile içerik arasında bir ayırım görmüyorum. Hatta bana kalırsa kötü ifade edilmiş iyi bir fikir olamaz. En iyi ifade biçimlerini, en doğru kelimeyi ararken; benim yazarlık yeteneklerimin bittiği yerde dilin kendisinin sazlı eline alıp konuşmaya başlamasına ise bayılıyorum. Ancak dilin iradesine boyun eğerek bir dilin ustası olunabileceğine inanıyorum.

Türkçe, Öztürkçecilik hareketiyle bilinçli bir şekilde evrim geçirtilen tarihteki tek dil. Sizce bu Türk edebiyatını ve edebiyatın gelişimini nasıl etkiledi? Ya çeviri edebiyatını nasıl etkiledi?

Benim çok yazmak istediğim bir kitabın adı “Türkçenin Pirus Zaferi”dir. Bana göre Türk Dil Reformu gerçek bir Pirus zaferidir. Evet bir zaferdir, ama bedeli çok ağır bir zafer. Yetmişlerdeki kadar radikal bir öztürkçe kullanımı yok. Yine de dönem dönem dil hakkında hiçbir fikri olmayan birileri, bu dili fakirleştirmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Onlardan arta kalan kelimeler ise çoğu kez kaba ve çirkin oluyor. Bakın belki linguistik bir tanım değil ama dil estetiği diye bir şey var. Bugün çevirmenlerin, akademisyenlerin ve yazarların pek çoğu bu dil estetiğinden yoksunlar. Oysa Türk Dil Reformunu gerçekleştiren Cumhuriyetin kurucuları, ki ekseriyetle de askerdiler, bir imparatorluğun eğitiminden geçtikleri ve neticede kendileri İmparatorluk Türkçesinin evreninde yaşadıkları için bu dil estetiğine sahiptiler.

Bunu hem Atatürk’ün hem de ekibinin önerdikleri kelimelerin ne kadar isabetli olduğundan ve hâlâ yaşamalarından anlayabilirsiniz. Meselâ İsmet İnönü’nün “görenek”ten türettiği “gelenek” kelimesi. Ülkenin muhafazakârlarının en sevdikleri kelimenin mucidi, ironiye bakın ki en sevmedikleri politik figürdür. Bunun nedeni işte bu dil estetiği dediğim dile dair bir bilinç veya kulak terbiyesi olmasıdır. O nedenle meselemiz asla yerli ve yabancı kelimeler meselesi değildir. İngilizce sentaksla veya “yapısal analiz” gibi hiç de Türkçe olmayan tamlamalarla yazarken, istediğiniz kadar Türkçe kelimelerle yazın, istediğiniz kadar “dekonstrüksiyon”a “yapısöküm” deyin, çok da tercüme yapmış olmuyorsunuz. Bugün Türkçede anlaşılmaz ve okuma zevkini katleden bir ton tercüme olmasının sebebi bu. Yazar veya çevirmen yazarken kendi kullandığı kelimeler üzerine düşünmediği için bunun bedelini çoğu kez okurlar ödüyor.

Türkiye’de basılan kitapların %60’ı çeviri edebiyatı. Sizce bunun sebebi ne? Daha fazla, kaliteli Türk eserinin basılmasını teşvik etmek için neler yapılabilir?

Genel olarak dünya edebiyatına, yani bir anlamda kanona hâlâ entegre olamamamız bunun başlıca sebebi. Türkçede hâlâ Balzac’ın “İnsanlık Komedyası”nın 98 cildinin tümü yokken meselâ, ki böyle çok sayıda örnek verebilirim. Edebiyat boşlukta üretilmez. Bir devamlılık ve gelenek meselesidir. Nerede devamlılık? Yüz küsur yıllık roman tarihimizde oluşmuş bir gelenekten söz edebilir miyiz? İnsanlığın neredeyse üç bin yıllık evrensel tecrübe ve birikimine sırtımızı dönerek burada kendi kendimize el yordamıyla Amerikayı yeniden keşftemeye çalışıyoruz. Ve nedense bu bizi çok heyecanlandırıyor. Hatta bazen kendi küçük başarılarımız gözümüzü kamaştırıyor. Mukayesenin olmadığı yerde herkes büyük yazar olabilir. Mukayese ve eleştiri olmadığı ve kök salmadığı için, köksüz ve kendini dev aynasında gören bir yerli ve millî edebiyatımız var.

Kısa bir süre önce Aylak Adam Yayınları’ndan çıkacak olan Niteliksiz Adam’ın son okumasını tamamladınız. Başka birinin çevirisinin editörlüğünü yapmak nasıl bir deneyim? Çevirmenliğiniz ve yazarlığınız, editörlüğünüzü nasıl etkiliyor?

Yıllardır editörlük yapıyorum. Yayına çok kitap hazırladım. Bazen önünüze yer yer yeniden çevirmek zorunda kalacağınız kadar kötü metinler gelir. Öyle zamanlarda iğneyle kuyu kazmak gibidir bu iş; 200 sayfalık bir metin bile gözünüze hiç bitmeyecekmiş gibi gelir, çünkü okuduğunuz sayfanın ardından gelen sayfada sizi ne gibi sürprizlerin beklediğini bilemezsiniz. Bir açıdan başka birinin tercümesini kontrol etmek gerçek bir angaryadır. Fakat bir başka açıdansa çok öğretici bir tecrübedir. Çevirmenlik, yazarlık ve editörlük elbette ilk bakışta farklı işler, fakat daha kuşatıcı bir bakışla aslında aynı işin başka veçheleri sadece. Sonuçta bütün derdiniz ve mesainiz Hamlet’in dediği gibi “kelimeler, kelimeler, kelimeler…”

Niteliksiz Adam’ın tercümesine gelince, bu hiç de angarya olmayan, aksine çok keyifli bir işti. Çünkü çevirmen Sami Türk harikulade bir iş çıkarmıştı. Okurken, daha doğrusu metin üzerinde çalışırken çok büyük keyif aldım. Zarif, sağlam ve şık bir Türkçeyle tercüme etmişti kitabı. Ben sadece mevcut tercümeyi daha şık bir tercüme haline getirecek önerilerde bulundum. Ama böyle efsanevi bir romanın ilk defa eksiksiz tercüme edilip yayınlanması sürecinde mutfakta yer aldığım için de mutluyum.

Niteliksiz Adam “her şeyin ve hiçbir şeyin romanı” olarak bilinir. Peki, bu kitap sizin için ne ifade ediyor?

Yirminci yüzyılın başında artık Balzac veya Tolstoy gibi hikâye merkezli bir roman yazmak yerine düşünce romanı yazmayı tercih eden ve yeni bir romanın imkânları peşine düşen Joyce, Proust, Broch gibi bir yazarın romanı Niteliksiz Adam. Muazzam bir roman. Musil bu romanla, tıpkı Balzac’ın on dokuzuncu yüzyıla nüfuz etmesi gibi, bizim eski ve tuhaf, hatta bir anlamda uzatmalarının sürdüğü yirminci yüzyılımızın ruhunu derinlemesine yakalamış. Musil’in arkasından Hemingway’in nasıl geldiğini, o fin de sieclenin arkasından nasıl bir şiddetin patladığını insan daha iyi anlıyor.

Çevirmenlik sizce insanın kendi diline bakış açısını değiştirebilir mi? Nasıl?

İki farklı dil arasında mekik dokumak, çevirmenin kaynak dilden yola çıkıp çoğunlukla hedef dilde duvara toslamasıyla sonuçlanır. Tercüme çoğu zaman imkânsız değilse de imkânsıza yakın bir tecrübedir. Tercümenin mümkünlüğü için canla başla uğraşan her çevirmen, bu süreçte kendi dilinin ifade imkânları üzerine düşünmek zorunda kalır ve nihayetinde çoğu kez kendi ana dilinin sınırlarına dayanır. Şükürler olsun ki diller çok sayıdadır ve hepsi de birbirinden farklıdır. Bir dilde söylenmesi veya düşünülmesi mümkün olan çoğu kez başka bir dilde tam olarak öyle söylenemez veya düşünülemez bir şeydir. Aksi takdirde eline bir sözlük alan herkes, karşılaştığı her kelimeye sözlükten bir karşılık bularak çevirmen olabilirdi. Oysa çeviri yapmak çevirdiğiniz metne bir yorum getirmektir. Ve bu zaten insanı zenginleştiren eşsiz bir tecrübedir.

Boş vakitlerinizde hangi yazar ve eserleri okuyorsunuz? Bize neler tavsiye edebilirsiniz?

Her yıl bir öncekine göre çok daha fazla okuyorum. Geçinmek için yazdığım tanıtım yazıları ve kritikler için yeni çıkan pek çok kitabı okuyorum. Ama ben bir yazarı sistematik olarak okumaya bayılıyorum. Geçtiğimiz sonbahar Hemingway’in, ardından Steinbeck’in romanlarını, mektuplarını art arda okudum. Bu aralar ise kafayı Kundera ile bozdum. Dönüp dönüp Kundera okumaktan hem büyük haz alıyorum hem de entelektüel mânâda ciddi mesafe kat ediyorum.

Son olarak sırada ne gibi projeleriniz var?

Yazılacak pek çok yazı masamda beni bekliyor. Pasajlar isimli sosyal bilimler dergisinin “Edebiyat, Eleştiri ve Teori” konulu sayısını editörlüğünü üstlendim. Sanırım haziran gibi okuyabileceksiniz. Onun içeriğiyle uğraşıyorum yoğun olarak. Yazmam gereken, çünkü söz verdim yayıncıma, kitaplar var. Ama aslında bunların hepsi bir kenara, asıl projem bir kenara. Bir tek projem var diyebilirim. O yegâne projem de artık ilk romanımı yazmak.

 

*Bu röportajımızı beğendin mi? O zaman “Çevirmenliğin Yarını” yazımıza bir göz atmak isteyebilirsiniz! Röportajı arkadaşlarınla paylaşmayı unutma 🙂

More from Zeynep Sen

Fahrelnissa Zeid: İç Dünyaların Ressamı

Fahrelnissa Zeid ile tiyatrocu Şirin Devrim’in anı kitabı Şirin’de tanıştım. Türkiye’nin ilk...
Read More

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir