Gözde Kurt

İstanbullu bir yazar ve çevirmen olan Gözde Kurt, 2011’de yazdığı öykü kitabı “Ölü Çiçekler Müzesi”nin ardından üç yıllık bir seyahate çıkıyor ve Latin Amerika, Küba ve Avrupa ülkelerini geziyor. Kurt’un Geçtiğimiz Mayıs ayında Hep Kitap’tan çıkan yeni kitabı Köprüde Durup Beni Öpmesini Bekleyeceğim‘in ana karakteri de tutkuya ve meraka kapılıp hiç tanımadığı bir ülkeye kadar sürükleniyor. Biz de Gözde Kurt’la buluşup hikâyenin ardındaki gizem perdesini biraz olsun araladık.

“Köprüde Durup Beni Öpmesini Bekleyeceğim” temelinde bir arayış hikâyesi. Söz konusu arayış, kitabın isimsiz ana karakterini önce Kurtuluş, sonra da Norveç’e kadar götürüyor. Seni böyle bir arayış romanını yazmaya iten neydi?

Kitabı yazmaya karar verdiğimde üç yıl kadar süren seyahatlerimi yeni sonlandırmıştım. Döndüğümde durağan ve hep aynı mekânda geçen bir hikâye yazmak hiç içimden gelmedi. Hep akmakta olan, karakterlerin hem zaman içerisinde hem de bir yerden bir yere fiziksel olarak sürüklendiği bir hikâye yazmak bana daha cazip geldi. Yazmaya oturduğumda, üç yılımı yollarda geçirmiş olmanın etkisiyle oluşan o enerji kendi içimde devinime devam ediyordu sanırım. Kitapta bu enerjiyle ortaya çıktı.

Ana karakterin yolculuğunun onu Norveç’e götürmesinin sebebi nedir? 

Aslında kitabın Norveç’te bitmesi özellikle planladığım bir durum değildi. Hikâyenin İstanbul’da başlayacağından emindim. Hatta İstanbul’da, Kurtuluş’ta başlayacağını çok iyi biliyordum. Her şeyin orada ateşlenmesini istiyordum. Ama sonunun nerede biteceğini, karakterin nereye sürükleneceğini baştan bilmiyordum. Benim seyahatlerimin son noktasıydı Norveç. Çok uzaklardan, Brezilya’dan başladım yolculuğuma. Şili, Peru, Küba gibi ülkelere gittim. Avrupa’yı zaten gezmiştim ama gitmediğim birkaç ülke kalmıştı. Norveç onlardan biri olduğundan son durağım oldu. Gittiğimde kışın tam ortasıydı yani Norveç’in en güzel zamanıydı. Güney Amerika’da bir buçuk yıl kadar kalmış olmama rağmen hafızamda en çok yer eden ülke orası oldu. Dolayısıyla o anda aklımda taze olan bir deneyimi kitabıma katmak bana daha kolay ve anlamlı geldi.

Peki romanın vesilesiyle kendi deneyimlediğin Kurtuluş’u mu anlatıyorsun yoksa yazarken Kurtuluş’a başka bir gözle bakıp yeniden keşfetme fırsatını yakaladın mı?

Güzel bir soru. Aslında kitapta geçen Kurtuluş, gerçek Kurtuluş’un yalnızca kırkta biri. Anlatılması gereken çok daha fazla şey var aslında. Ama o semti yalnızca bir mekân olarak kullandığımdan amacım Kurtuluş’u anlatmak değil de orada geçen bir hikâyeyi anlatmak, semtin bir anına dokunmaktı. Bunun yanı sıra, kitaba çocukluğumdan hatırladığım birtakım şeyleri koydum. Kurtuluş’un hatırladığım yanlarından biri orada çok farklı milletlerden ve kültürlerden insanın bir arada yaşaması, kimsenin birbirinin kökeniyle ilgilenmemesiydi. Bu beni sonradan çok düşündüren bir şey oldu. Son 5-10 yıldır her cümlenin arasına sıkıştırılmış bir “köken” lafı duyuyorum. Orta okulu ve liseyi Kurtuluş’ta okudum. Hiçbir zaman oturup “Senin kökenin şu, o yüzden soyadın böyle”, diye konuştuğumuzu hatırlamıyorum. Çünkü bu anlamda bir farkındalığımız gelişmemişti. Niye gelişsin ki? Aramızdaki diyaloğun ekseni neden kökenimiz olsun? Aynı mahalleleri, bakkalları, sokakları paylaşan insanlar olarak… Bende Kurtuluş’un en çok bu yanı kalmış işte. Kurtuluş tam bir mozaikti; Kürt, Ermeni, Rum, Yahudi, Müslüman… Biz birbirimizin adetlerini yaşardık. Ramazan’da, mesela, iftar soframızı bir Ermeni aileyle paylaşırdık ya da hep beraber Paskalya yumurtası boyardık. Yani her şeyi paylaşıyorduk. Kitapta Kurtuluş’u anlatırken işte buna değindim.

 

 

Bu durum sanki karakterlerine de yansımış…

Evet. Kitapta farklı pek çok milletten insan olduğu gibi, hem Kurtuluş’ta doğup büyümüş hem de Kurtuluş’u sonradan deneyimleme fırsatını elde etmiş kişiler var. Mesela ana karakterim sonradan deneyimleyenlerden. O, Kurtuluş’u dışarıdan görerek anlatıyor. Ben çok yakın olduğum şeyleri dışarıdan bakarak, bir yabancı gibi anlatmayı severim. Kitapta Kurtuluşlu biri olarak kendimi anlatmak istemedim. Onun yerine Kurtuluş’u ve Kurtuluşlular’ı izlettirmeyi tercih ettim.

Hikâye hep kadın karakterlerin etrafında dönüyor; bu bilinçli bir seçim miydi? 

Evet, kadınlar ekseninde dönen bir hikâye benimki. Şimdi bir şeyi kabul etmek lazım; bence kadınlar genel olarak daha ilginç. Belki erkekler kendilerini çok ifade etmediklerinden bana öyle geliyor. Kadınlar daha çok konuşup kendilerini anlatıyorlar, iç dünyaları bana o yüzden daha karmaşık geliyor. Benim de ilgimi çeken temel konular iç dünyalar ve insan psikolojisi. Hikâyelerimi hep bunlar üzerinden yazıyorum. Konuşturduğum kişiler olaylara asla düz bakmayan kişiler. Gerçi en büyük hayallerimden biri bir erkek anlatıcının hikâyesini kaleme almak ama şimdiye kadar hep kadınların zihninden ve ağızlarından yazdım. Kadınların daha derin ve güçlü hisleri olduğu algısından yola çıkarak yaptım bunu.

Romanında birinci tekil şahıs bir anlatım kullanmaya nasıl karar verdin?

İlk romanım “Kozanın Tereddütü”nde bu anlatım şeklini kullanmamıştım. Fakat okuyucunun, birinci tekil şahısta bir anlatıma kendini daha yakın hissettiğine karar verdim. Hikâyeye bu yakınlığı katmayı denemek istedim ve bunu yapmaktan da oldukça zevk aldım.

Az önce Kurtuluş’ta farklı kesimlerden insanlar olduğundan bahsettin. Bu karakterler aracılığıyla roman aslında çok farklı sosyal ve siyasal temalara da değiniyor. Yani roman kişisel bir hikâyenin etrafında dönmesine karşın, toplumsal konuları da arka plan olarak kullanıyor. Sence bu iki olgu birbirlerini besleyen şeyler mi yoksa ayrı düzlemlerde mi ilerliyorlar?

Benimle hemfikir misin bilmiyorum ama romandaki tüm hikâyeler birbirleriyle iç içe geçmişler aslında. Ana karakter siyasetle zerre kadar ilgilenmeyen biri. Sosyal meselelerle hiç alakası yok, kendi derdine düşmüş bir kadın. Ama yakın dostu Kübik üzerinden her şeyi çok yakından, sıcağı sıcağına yaşamak zorunda kalıyor. Bu yüzden okuyucu olarak bizler sokaklarda olanları derinden deneyimleyebiliyoruz. Yani ana karakter bunların içinde olmasa bile içinden geçiyor. Göstermek istediğim tam da buydu. Zira Türkiye’de olan tam olarak bu. Bizler her şeyin içinden geçiyoruz, her şey burnumuzun dibinde ama bir şey yapamamanın bizde bıraktığı bıkkınlık duygusuyla kendimize dönmüşüz. Tabii, bu bir tercih meselesi; bir şeyler yapmak her zaman mümkün. Yani öyle bir şey yaparsınız ki hiçbir şey yapmıyormuşsunuz gibi dursanız da aslında büyük bir direniş içindesinizdir. Olay ortaya ne koyduğunuzla ilgilidir. Anlayacağın, fiziksel eylemlerden değil, dünyaya ne bıraktığınızdan, ne kattığınızdan bahsediyorum, ki bu da zaman içinde anlaşılacak bir şey.

Peki, bahsettiğin bu uzun seyahat dönemi bir yazar olarak ve bir insan olarak seni ve bakış açını nasıl etkiledi?

Brezilya’da, Sao Paolo’da bir buçuk yıl kaldım. Bunu kelimelere nasıl dökebilirim, bilmiyorum ama gündelik hayat orada daha önemli diyebilirim. Günün sonunda olay bitiyor orada. Ertesi gün her şey sıfırdan başlıyor. Buradaysa bitmiyor. Çünkü Türkler geçmişe daha çok odaklanan insanlar. Biz bir şeye geri dönüp dönüp tekrar yaşamayı, nostalji yapmayı seviyoruz. En büyük zaafımızın duygusallığımız olduğunu Brezilya’da daha iyi anladım. Tabii, bunu anlamam oradayken sudan çıkmış balığa dönememe mâni olmadı. Gözlem yapmam açısındansa çok faydalı oldu. Bir açıdan geldiğim kültürü daha iyi anlamama ve onu yazılarımda daha iyi yansıtabilmeme yardımcı oldu.

Seyahat esnasında yaşadığın, sana ilham veren, ileride kaleme alıp bir hikâyene katmak istediğin bir şey oldu mu?

O kadar çok şey oldu ki. Ama aklıma ilk geleni anlatayım. Peru’da Colca Kanyonu diye bir yer var. Turistlerin uğrak yeri; orada yaşayan bir kuş cinsini görmek ve bir de manzara için gidiyorlar. Tabii, turistlere hemen orada takı yapıp satan pek çok genç de var. Ben kolyelere bakarken satıcı bir çocuk bana bir şeyler söyledi. Ne dediğini anlamadım zira İspanyolca bilmiyorum ama orada beklememi istediğini çözdüm. Bana hemen telden bir yüzük yaptı -pense gibi bir şeyle teli kıvırarak. Spiralli bir sembol vardı üstünde; adını unutuyorum ama güneş ve ayın evliliği demekmiş. Orada özel bir sembolmüş bu. Yüzüğü karşılıksız bir şekilde, içinden geldiği için bana hediye etti. Çok değerli bir şeydi bu benim için. O gencin içtenliğine ve yüzüğe ya da sembole bir şekilde değinmek isterim.

Sevdiğin, sana ilham veren yazarlar, sanatçılar ya da müzisyenler var mı?

Ben filmlerden çok ilham alırım. İyi bir sinema izleyicisi olduğumu düşünüyorum. David Lynch filmlerini çok severim, Nuri Bilge Ceylan hayranıyım. Öte yandan tarz olarak çok başka bir yönetmen olan Tarantino’ya hayranım. Hayatta vazgeçemediğim, yılda bir-iki kere izlediğim filmler vardır: Wim Wenders’ın yönettiği Paris, Teksas bunlardan biri. O filmi her sene iki-üç defa izlerim. Özel bir ritüel gibi. Filmi okuyorum, kitap okur gibi, ciddiyetle okuyorum ya da hayatı izler gibi izliyorum. Jean-Marc Vallée’nin “Café de Flore”u da hayatımın filmlerindendir. Bunun gibi beni düşündüren işleri seviyorum. İlhan Berk, Turgut Uyar ve birçok Türk şairinden de ilham aldığımı söylemem gerek.

Son olarak, bundan sonra ne yapmayı planlıyorsun? 

Dediğim gibi bundan sonra bir erkek anlatıcının gözünden bir roman yazmak isterim. Ama bunun nasıl bir kitap olacağını henüz bilmiyorum. Hikâye oluştuğunda bana da sürpriz olacak.

More from Zeynep Sen

Filmekimi’nden Tadımlık: Mutlu Lazarro

Anlatılacak tüm hikâyeleri anlattık mı? Her sene dünya çapında kaç kitabın basıldığına,...
Read More

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir