İnsanın Kurgusu

Sürekli yeni sürümleri çıkan teknolojik programlarla yaşayan, kariyer basamaklarını tırmanan ve sosyal statü peşinde koşan modern insanın yükselme tutkusu gün gittikçe artıyor. En yüksek gökdelene sahip olmak için yarışan şehirlerde, gün geçtikçe yükselen beton binaların arasında yaşarken, herkes kendi Babil kulesini inşa etmenin mi peşinde? Kimi zaman bedensel, kimi zaman da zihinsel veya ruhani bir yükselişle Tanrı mertebesine ulaşmak, insanoğlunun sıradanlıktan sıyrılıp ölümsüz olma arzusu belki de.

Son dönemde Yuval Noah Harari’nin Hayvanlardan Tanrılara: Sapiens ve Homo DeusYarının Kısa bir Tarihi kitapları dünyanın gündemine oturdu. Türkiye dâhil birçok ülkede çok satanların başında yer alan bu iki kitap insanoğlunun mağaradan başlayan evrim macerasını gelecek öngörülerine dayandırıyor. Harari, özellikle son kitabı Homo Deus’ta insanoğlunun yakın gelecekte büyük bir değişime uğrayacağını ve bunun aşamalarını/olasılıklarını dile getiriyor. Homo Sapiens’in Homo Deus’a dönüşümü ile yeni bir türün ortaya çıkışı büyük bir kırılma noktası olacağa benziyor.

Genetik mühendisliğinin insan bedeni üzerinde yapacağı çalışmalarla bedenimiz ve zihnimiz değiştirilebilecek, birtakım hastalıklar bertaraf edebilecek, daha da ötesi DNA’mızda değişiklikler yapılabilecek. Şu anda kullandığımız akıllı cihazların işlevinin süreceğini ama bir uzvumuza dönüşeceğinden de bahsediyor Harari. Gerek beyin-bilgisayar bağlantısı gerek biyonik uzuvların kullanımıyla birer Sayborg (Sibernetik organizma) adayıyız hepimiz. Elbette göründüğü kadar kolay olmayacak lakin dünyada çok ufak bir zümrenin elinde olacak bu ayrıcalıklarla biyolojik eşitsizlik başlayacak. Temeli yine ekonomik bir eşitsizliğe dayanacak, şöyle ki çok parası olan o hizmetlere ulaşabilecek.

İnsanın tanrılaşması, yani ölümsüzlüğe ulaşması durumunda insan psikolojisinin temel taşları da yerinden oynayabilir. Kendi hayatımızın kurgusunu kendimiz yapabilecek miyiz? Genetik olarak bir ölüm korkusu (öleceğini bilme de diyebiliriz) taşıyan birey için bu durumun hem olumlu hem olumsuz tarafları var. Yaşamın bir gün sona ereceğini bilmenin verdiği kaygı/kaygısızlık denklemi tersine dönebilir. Yaşlanma ve hastalıktan ölümler ortadan kalktığında, bir kaza veya dikkatsizlik sonucu ölme fikrini kabullenmek daha da zorlaşabilir. Bize kimi zaman “nasıl olsa öleceğiz” klişesiyle cesaret veren söylem ortadan kalktığında korkumuzun düzeyi ne olacak? Değil paraşütle atlamak veya aşırı uç aktivitelerde bulunmak, araçla trafiğe çıkmak konusunda bile epey düşünebiliriz.

Black Mirror, Westworld gibi yapay zekâ ve teknolojinin insan bedenine nüfuz etmesini anlatan dizilere ve kurgulara gün geçtikçe ilgi artıyor. Biyoteknolojinin kötüye kullanımının doğuracağı sonuçları daha şimdiden öngörebiliyoruz. Akıllı cihazları bile akılsızca ve şuursuzca kullanmaya yatkın insanoğlu daha ileri düzey teknolojilerin kölesi olacak şüphesiz. Çocukken “fazla televizyon izlersen gözlerin bozulur” lafını kat be kat hazmettik lakin internet bağımlılığı ile başlayan furya aldı başını gidiyor. Bir can simidi gibi sarıldığımız cep telefonlarımızdan bir yemekte veya sohbette bile tamamen kopamıyoruz. Karikatürlerin gerçeğe yaklaştığı noktada artık herkes değil başkaları, kendiyle bile meşgul değil çünkü uzantıları olan akıllı cihazların içindeki uygulamaların hızına göre hareket ediyor. İleride yapay zekân insan zekâsını geçerse, tıpkı insanların hayvanlara uyguladığı zulmü robotların bize uygulamayacağının garantisini kimse veremiyor. Yine de pozitif taraflarına odaklanmak, teknolojinin sanata ve edebiyata olan etkisi üzerinden düşünmek insanı heyecanlandırıyor.

Cyborg art (sayborg sanatı) kavramını dünyaya yayanlardan biri olan Neil Harbisson, 2010 yılında kurduğu Cyborg Foundation ile teknolojiyi insan bedenine aktarılması konusunda araştırma ve uygulamalar yapıyor. Aynı zamanda dünyanın ilk sayborg artisti. Kafatasına yerleştirilmiş bir anten ile geziyor. İnternet üzerinden birçok sunumuna ulaşılabilen Harbisson geçen sene Soho House Istanbul’da da bir sunum yapmıştı. Onu izlerken aklımdan geçenlere şaştım, karşımda bir sayborg duruyor, basbayağı bir sayborg, hani şu filmlerde gördüklerimizden. Kafasında bir anten var. Söküp atamadığı, artık uzvu haline gelmiş bir anten… Nitekim İngiliz pasaportu için fotoğraf çektirirken teknolojik aletle resim çekilmesine karşı çıkan otoritelerle epey uğraşmış ve sonunda bunun bir alet olmadığını, bedeninin bir parçası olduğuna ikna edebilmiş.

Harbisson renk körü olarak doğmuş. Renkleri sadece gri tonlarında görebiliyor. Şu anda ise kafatasına yerleştirilmiş bir çip renklerin yaydığı frekansları seslere çeviriyor. Adaptasyon sürecinin kolay olmadığını söylüyor; şiddetli baş ağrıları çekiyor, renklerin isimlerini işittiği frekanslara göre ezberliyor ama bir süre sonra beyni yeni algısına alışıyor. Yani, sesleri görüyor ve renkleri duyuyor! İlk başta çok akıl erdiremiyor insan ama birkaç örnek sonrasında kendine ait bir duyu organı (anteni) ile biz sıradan insanların sahip olmadığı bir algısı olduğunu idrak etmek güç değil.

Sanatçıların tablolarını dinleyebildiğinizi hayal edin. Harbisson sesleri renklere çevirebiliyor, bir müzeye gittiğinde sanatçının eserlerinin senfonisini çıkarabiliyor. Aynı şekilde müziği de renklere çevirebildiğinden bir Beethoven senfonisinin ya da Amy Winehouse şarkısının renk skalalarını ortaya koyan tablolar yapıyor. Bununla da kalmıyor, Hitler ve Martin Luther King’in konuşmalarını renklerle oluşturan deneysel işler yapıyor. Her şehrin baskın bir rengi olduğunu, insan yüzlerinin ses portreleri olduğunu söylüyor.

Bu aletin/uzvun yeni sürüme yükseltilmesi gayet mümkün. Harbisson da bir süre sonra antenini Bluetooth’a bağlatmış. İnternet aracılığı ile dünyanın her yeriyle bağlantı kurabiliyor. Üstüne üstlük, şu anda infrared ve ultraviolet gibi insan gözünün algılamadığı frekansları da işitiyor.

Harari’nin de kitabında bahsettiği gibi bunun biraz daha ötesinde organik olmayan bir beden ve yapay zekâ günümüz insanlarının yaptığı bir sürü şeyi yapabilecek. Belirli mesleklerin insanlar için tedavülden kalkacağı her ne kadar uzun zamandır gündemde olsa da, bunların tam olarak neye dönüşeceği ve zamanlaması meçhul.

Sadece mekanik işler değil,  soyut düşüncenin ağırlıkta olduğu gibi sanata da ucu dokunacak. Edebiyatla olan ilişkimizin ne ölçüde değişeceğini kestirmek mümkün değil ama nasıl olsa fMRI cihazlarıyla yapılan ölçümlerde sonuçlarını göreceğiz. Sinirbilimcilerin araştırmalarına göre kitap okurken beynimizin değiştiği artık ispatlanmış durumda. Kitap okuyanlarda empati duygusunun gelişimi, farklı bakış açılarına açık olmak gibi değişimler meydana geliyor. Kurmaca bir eser okurken, gerçek hayatta yaşadığımız veya tanık olduğumuz olaylarda olduğu gibi beynimizde sinirsel uyarımlar oluşuyor. Yani beynimiz gerçeği ve kurmacayı çok da ayırt edemiyor.

Peki ya yapay zekâ edebiyata nasıl yansıyacak? Yapay zekâyı konu eden romanlar, filmler 20. yüzyıldan beri epey gündemde ve bir akım oluşturmuş durumda ama ya onları yazanlar ya da kurgulayanlar? Şimdiye kadar insanoğlunun hayalleri ve öngörüleri çerçevesinde şekillenen bu eserleri ileride yapay zekânın kendisi de yazabilecek mi? Dünyanın hikâye anlatıcılarına kuşkusuz her daim ihtiyacı olacak ama yapay zekânın insan zekâsını aştığı noktada öne çıkanlar neler olacak?

Yakın zamanda Japonya’da Future University Hakodate’de gerçekleştirilen bir yarışmada yapay zekâ tarafından yazılan bir roman elemeyi geçmiş.  Hitoshi Matsubara’nın projesi dâhilinde bilgisayara belirli kelimeler ve algoritmalar yüklendikten sonra ortaya çıkan romanda ufak tefek eksiklikler (karakter derinliği vb.) olsa da sonuç etkileyici bulunmuş. Bir yazarı hem meraklandıracak hem de endişelendirecek bu gelişme ileride edebiyatın da dönüşeceğinin habercisi niteliğinde. Hemen olmasa da, insanlar tarafından tasarlanan zeki makinelerin birer ‘yaratıcı’ olacağı günleri göreceğiz gibi gözüküyor.

Written By
More from Aylin Sökmen

İnsanın Kurgusu

Sürekli yeni sürümleri çıkan teknolojik programlarla yaşayan, kariyer basamaklarını tırmanan ve sosyal...
Read More

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir