Işık Öğütçü: Babam Orhan Kemal

Işık Öğütçü Babasını Kitaplığının Önünde

Orhan Kemal’in en genç oğlu Işık Öğütçü, Hokkadan’a bir yazar, şair ve insan olarak Orhan Kemal’i ababasının anısını yaşatmak için yaptığı projelerini anlatıyor.

Babanız Orhan Kemal’in anısını yaşatmak için pek çok çalışmada bulundunuz. Bu bağlamda Orhan Kemal Müzesi’ni 2000 yılında açtınız. Müzeyi açmaya nasıl karar verdiniz? Nasıl bir süreçten geçtiniz?

Babam 2 Haziran 1970’de öldükten sonra ailenin ortak bir düşüncesiydi bu. Ancak fırsat olmamıştı. Ben 97 yılında kendi işimle ilgili bu binayı alınca aklıma ilk gelen babamın müzesini açmak oldu. 99 yılında buraya taşındım, 2000 yılında da müzeyi açtım. Bu evin içinde yaşadığımdan da müzeyi kurarken herhangi bir iç mimarla ya da küratörler çalışmama gerek olmadı.

Müzenin kurulmasında pek bir zorlukla karşılaşmadım. Annem, babamın tüm bu eşyalarını zaten korumuştu. Bana kalan o eşyaları taşıyıp burada o atmosferi yaşatmak kaldı. Bir tek fotoğraflar konusunda ilk başlarda biraz sıkıntı çektim. Elimizde 70 kadar fotoğraf vardı. Bunları kullanarak Orhan Kemal’in yaşantısını anlatmak istedim. Bir resimli Orhan Kemal geçidi gibi yaratmak istedim. Tabi, bu fotoğraflar daha çeşitli olabilirdi. Ama o fotoğrafların olduğu kişilerden pek bir destek alamadım. Zaman içinde bana destek verenler oldu ama başta elimdekilerle yola çıkmak zorunda kaldım.

Zamana Karşı Orhan Kemal kitabınız 2013 yılında çıktı. Kitabı yazarken hem babanızın arşivinden faydalandınız hem de yoğun bir araştırma süreci içine girdiniz. Orhan Kemal’in siz küçükken öldüğünü göz önünde bulundurursak bu gibi kitapları yazmanın size babanızı yeniden tanıma fırsatını verdiğini söyleyebilir miyiz?

Üstatla ilgili şu ana dek toplam 10 kitap çıkardım. Kütüphanelerde çok ciddi araştırmalar yaptım, hâlâ da yaparım. Tabi, babanızı on üç yaşında kaybetmek ona sormanız gereken pek çok sorunun sorulamadığı anlamına geliyor. Bu durum beni bu araştırmalarımda meraklı olmaya, alamadığım cevapların izini sürmeye itiyor. Yani böyle bir serüvene girmemin asıl sebebi bu. Böylece Orhan Kemal’i keşfettim. Orhan Kemal’in hayatından kesitler biliyordum. Annem canlı bir tanık olarak zaman zaman hayatından birtakım kareler anlatırdı. Ama bunların kalıcı olması, belgelendirmesi için bu araştırmaların yapılması gerekiyordu.

Araştırmalarımı yaparken babamın pek çok röportajını okudum, böylece de düşüncelerini ve düşünme şeklini öğrenebildim. Bu da bana aradığım cevaplara çıkan bir yol oldu. Aynı şekilde benden sonra gelecek olan araştırmacılara, belki üniversiteli öğrencilere büyük bir kaynak oluşturdum, oluşturmaya da devam ediyorum. Umarım ileride bu kaynağı alır, üstüne eklemeye devam ederler.

2010’da babanızın bir hikâyesini tiyatro oyununa çevirmiştiniz. Bu sizin için nasıl bir deneyimdi?

Babamın aslında üç eserini tiyatroya uyarladım. Bunlardan biri Nazım Hikmet’le Üç Buçuk Yıl, diğeri Arkadaş Islıkları, sonuncusuysa Tersine Dünya. Bunlardan ikisi hem Devlet Tiyatrosu hem Şehir Tiyatrosu dramaturgisinden geçti ve oyun havuzuna alındı. Tersine Dünya da alınma aşamasında.

Bu uyarlamaları yaparken kitapların birebir yolunu izlemekten ziyade onlara bir şeyler katarak, başka kaynakları da değerlendirerek ilerledim. Hatta Nazım Hikmet’le Üç Buçuk Yıl’ı tiyatroya çevirirken tam on dört kitap ile araştırma yaptım. Tiyatroyu “Nazım Hikmet’le buluşan bir amatör şair o yıllar içinde müthiş bir öykücüye nasıl dönüşüyor,” fikrinden hareketle yazdım. Hem Nazım Hikmet’in yaşantısından kesitler aldım hem de iki edibin arasındaki dostluğu yansıtmaya çalıştım. Başarılı olup olamadığımı oyun oynandıktan sonra görebileceğiz.

Nazım Hikmet’le, Orhan Kemal’in hapishanede tanışma hikâyeleri çok ünlü bir hikâyedir. Peki, sizce Orhan Kemal’in ünlü şairle dostluğu kendisini gerçekte bir yazar olarak nasıl ve ne kadar etkiledi?

Babamın bir röportajında söylediği şu söz çok önemli: “Nazım Hikmet bana bakmasını öğretti.” Nazım Hikmet’in sosyalist bir dünya görüşü var. İnsanlara sevgi duyan, ezilenlerin devamlı yanında, ezenlerin de karşısında durmasını sağlayan bir yapısı var. Nazım Hikmet’in, Orhan Kemal’e asıl öğrettiği bu. Ona olaylara dar gelirli, sömürülen, fakir ama kendi içlerinde çok zeki, fırsat verildiği zaman olağanüstü işler başarabilecek yapıdaki insanların hayatlarını kaleme almayı öğretiyor. Yani ona Toplumcu-Gerçekçi bakış açısını verdi. Bu bakış açısından da ölene dek yazdığı 58 eseri çıktı.

2 Haziran’da, babanızın ölüm yıldönümünde, Orhan Kemal Roman Ödülü verildi. Ödül töreninde müzisyen Aykut Yılmaz Orhan Kemal’in şarkıya uyarladığı şiirlerini paylaştı. Bu proje nasıl doğdu?

Babamın şiirlerini kendim derledim. Toplam 95 şiiri vardı. Bunların şarkılaştırılabileceklerini düşünüyordum. 2002’de Atatürk Kültür Merkezi’nde bir anma programı yapacaktık. Orada Milli Eğitim Yardımcısı Nursel Hanım, Aykut Hoca’ya bu öneriyi götürmüş. O da bunun üstüne Karıma şiirini besteledi. Annem o zamanlar sağdı. Aykut Hoca şarkıyı anneme okudu ve notasını kendisine takdim etti. Daha sonra Aykut Hoca’ya elimdeki şiirlerle de bir şeyler yapıp yapamayacağını sordum. Aykut Hoca da bir Türk Sanat Müziği formu buldu, bir tango yazdı… Bir Nazım Hikmet’e şiiri vardı; babamın ablam için yazdığı bir şiir vardı… Yani böyle dört-beş şarkılık bir repertuar oluştu.

Belki cevaplaması zor olacak ama babanızın en sevdiğiniz ya da kendinizi en yakın hissettiğiniz şiiri hangisi?

Kitaplarında olmayan, sonradan bulduğum bir şiiri var. Nazım Hikmet’e diye bir şiir. 26 Eylül 1943’te, ceza evinden çıkmadan iki-üç gün önce yazıp Nazım Hikmet’e veriyor ve Nazım Hikmet’in okuyunca ağladığını görüyor. “Sen Promete’nin çığlıklarını kaba kıyım tütün gibi piposuna dolduran adam,” diye başlar şiir:

NAZIM HİKMET’E
Sen
“Promete’nin çığlıklarını
Kaba kıyım tütün gibi piposuna dolduran adam”
Sen benim mavi gözlü arkadaşım
Kabil değil unutmam seni.
 
26 Eylül 1943
Seni yapayalnız bırakıp hapishanede
bir üçüncü mevki kompartımanda pupa yelken
koşacağım memlekete.
Ve tren bir güvercin gibi çırpınarak istasyona girecek,
gözü yaşlı bir genç kadına
beş senenin ardından
kocasını getirecek.
 
O dem -ki boş verip istasyon halkına-
yanaklarından öperken sevgilimi
sen neşeli mavi gözlerinle bakacaksın
içimden bana.
 
O dem -ki yürekten her şey atılacak-
EKMEK – KİN – HASRET
fakat NAZIM HİKMET sen şu kadar kilometre uzakta kalmana rağmen
aydınlık yüreğimin duvarına dayayıp sarı saçlı başını
batan bir yaz güneşi hüznüyle ağlatacaksın arkadaşını.
 
Günler geçecek
ekmek derdi çökecek omuzlarıma.
Fabrika.
Makinalar.
Tezgâhım.
Sana şekerkamışı, portakal yollayacağım.
Karım yün çorap örecek.
Her hafta mektup yazacağız.
-Askere almazlarsa eğer-
 
Unutabilir miyim seni?
Tahtakurusu ayıkladığımız hapishane gecelerini.
Ve radyoda şark cephesinden haber beklediğimiz
müthiş anların küfrünü!
-Radyonun yanındaki duvara
kurşunkalemiyle abus insan yüzleri çizmiştin-
 
Unutabilir miyim seni?
Hâlâ beton malta boylarında duyuyorum
takunyalarının sesini!
 
Unutabilir miyim seni hiç?
Dünyayı ve insanlarımızı sevmeyi senden öğrendim,
hikâye,şiir yazmayı
ve erkekçe kavga etmeyi senden!
 
Orhan Kemal
24 Eylül 1943 Bursa

Müzenizde Orhan Kemal’in kütüphanesi de duruyor. Peki siz hangi kitapları okumayı seversiniz?

Açıkçası en çok okuduğum dönem orta okul ve lise yılları oldu, bir de üniversitenin bir-iki senesi. Sonra kitap okuma maceram seyrekleşmeye başladı. Günümüzde Ahmet Ümit, Ayşe Kulin gibi yazarların bazı eserlerini okuyorum. Ama orta okul, lise çağlarında bütün Rus klasiklerini, Amerikan klasiklerini, Alman yazarları, değişik ülkelerden pek çok yazarı okudum. O dönem bunları okuyabildiğim için kendimi şanslı sayıyorum.

Orhan Kemal’in Kitaplarının İlk Baskıları

Son olarak sırada sizin için ne var? Ne gibi projelere imza atmak istiyorsunuz?

2020’nin Orhan Kemal Yılı ilan edilmesi için UNESCO’ya başvurduk. 2020 Orhan Kemal’in 50. Ölüm yıldönümü olacak. Mektuplar diye bir kitap üstünde çalışıyorum. Belki onu da 2020’de çıkartırız. Orhan Kemal’e yazılan ve Orhan Kemal’in yazdığı mektuplardan mürekkep bir eser. Bir de anekdotlardan oluşan bir kitap hazırlamak istiyorum. Yani Orhan Kemal’in arkadaşlarının, tanıdıklarının kendisiyle ilgili anılarının, hikâyelerinin anlatıldığı bir eser. Orada burada yazılan bu tip anlatıları derlemek istiyorum. Ama babamın da dediği gibi “Ah vakit, ah vakit!”

 

Tags from the story
, ,
More from Zeynep Sen

Renklerden Moru: Alice Walker ve Gerçekleri Anlatmanın Cesareti

“Kalbimin okuyucunun kalbine doğrudan dokunmasını istemişimdir hep. Karanlığın çöktüğü günlerde güzelliğin bulunabileceğini,...
Read More

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir