Didierlaurent ve Eko-Edebiyat

İnsanların doğaya bakış açılarının zaman içinde nasıl gelişip değiştiğini inceleyen eko-edebiyatın örneklerinden biri Fransız yazar Jean-Paul Didierlaurent’ın kaleminden çıktı. Bir geri dönüşüm fabrikasında çalışan ve işi kitapları yok etmek olan Guylaine’in öyküsünü anlatan 6.27 Treni‘nin tuhaf ama eğlenceli karakterleri okurlara Jean-Pierre Jeunet’nin filmi Amélie‘yi anımsatmıyor değil. Uluslarası Hemmingway Ödülü’nü iki defa kazanan Didierlaurent, Hokkadan’la eko-edebiyat ve 6.27 Treni üzerine sohbet ediyor.

Guylaine’in bir geri dönüşüm fabrikasında çalışıyor olması pek çok okuyucunun kitabınızı ‘eko-edebiyat’ olarak değerlendirmesine yol açtı. Peki siz romanınızı nasıl tanımlarsınız?

Modern bir masal; kanımca en iyi tanım bu olacaktır. Romanda tüm unsurlar bir arada: Kendisinin farkında olmayan beyaz atlı bir prens, fayanslı zindanına hapsedilmiş bir prenses, dehşet saçan bir canavar. 6.27 Treni şu şekilde de başlayabilirdi: Bir varmış, bir yokmuş…

Bir geri dönüşüm fabrikasında çalışan bir karakter yaratmaya ve geri dönüşümü yok edici bir sembol olarak kullanmaya nasıl karar verdiniz? Bu ortamda gördüğümüz yıkım ve yaratı/kurtarma olguları arasında bir bütünlük sağlamak zor muydu?

Guylain’in çalıştığı yer bir geri dönüşüm fabrikası olmasına rağmen burada yapılan başlıca şey bir imha işlemi. Seçimim, karakterimin kendini var olduğu dünyadan çok daha başka bir dünyanın içine atma arzusundan doğdu. Guylain, işini ıstırap çekerek yaptığından ve kefaretini ödemek için bazı kitaplarda sayfalar kurtardığından aslında gönülsüz bir cellat. O, kurtardığı sayfaları tren yolculuklarında okurken, her sabah bu devasa yıkımın içinden, her şeye rağmen, küçük de olsa bir umut doğuyor; diğer yolculara yaptığı yirmi dakikalık okuma, ona ışık tutuyor.

Guylaine’in işini doğru bir şekilde yansıtabilmek için nasıl bir araştırma yaptınız? Bir geri dönüşüm fabrikasını ziyaret ettiniz mi?

Doğrusu bu tarz bir fabrikayı gezme ihtiyacı duymadım. Hayal gücü, yazarın ayrıcalığıdır. Ay’da geçen bir hikâyeyi anlatmak için illaki Ay’da yürümenize gerek yoktur; hayal gücü size her türlü özgürlüğü sunar. Zerstor 500 makinesini, hikâyenin canavarı yapmak istedim. Onu canlı bir varlık, dehşet saçan bir canavar olarak tarif ettim.

Karakterleriniz dikkat çekmeyen fakat bir yandan da sıradan olarak tanımlanamayacak kişiler; hatta romanınız bu açıdan Amélie filmine benziyor. Bu karakterlere ve bakış açılarına sizi çeken neydi?

En sıradan karakterde bile bir cevher bulunabilir, sıradanlığın ortasında olağanüstü bir şey keşfedilebilir. Dış görünüşe aldanmamak gerektiğini, umumi tuvaletlerde mendil tutan bir kadının yazmaktan hoşlanabileceğini, bir fabrika bekçisinin tiyatroya tutkun olabileceğini göstermek gibi şeyler benim için her zaman heyecan verici olmuştur. Romanımı sık sık Amélie Poulain’e benzetiyorlar ve bu benim çok hoşuma gidiyor. Filmde her karakter bir parça deli ve her karakter ortaya yeni bir hikâye çıkarıyor. Kesişen bu hayatlar sonuçta, bir araya gelerek tek bir hayat oluyor. Guylain’in çevresindeki karakterler için de biraz böyle bir durum geçerli; her birinin hayatı, ayrı bir kısa hikâyenin konusu olabilirdi.

Peki Guylaine’in hangi kitapların hangi sayfalarını kurtaracağına nasıl karar verdiniz? Bu sayfalarda anlatılanlar birbirlerinden kopuk olsalar da sizce aralarında herhangi bir ilişki var mı? 

Guylain’in okuduğu metin parçaları birbirinden çok farklı. Yıllar boyunca okuduğum pek çok hikâyeden pasajlar seçmenin daha basit ve daha ilginç olacağını düşündüm. Bu metinler arasında hiçbir bağlantı bulunmuyor. İçerikleri de çok önemli değil. Guylain için önemli olan, günahının kefaretini ödemek olarak algıladığı, yüksek sesle okuma eyleminin kendisi.

Sizce Guylaine, kitapların geri dönüşümüne bir yok ediliş olarak bakmakta haklı mı, yoksa geri dönüşüm okunmayan kitaplara yeniden hayat vermenin bir yolu mu? Okunmayan kitapları geri dönüştürmek yerine ne yapmalı?

Sonuçta geri dönüştürülen sadece materyal. Ama aynı şey, sonsuza dek yok olan metinler için geçerli değil. Zerstor makinesinin yuttuğu kitaplar, kâğıt hamuruna dönüşüyor yani yeni kitaplar haline gelecek olan bakir hamura. Yalnız bu yeni kitapların da sonunda kendilerini makinenin dişleri arasında bulmaları olasılığı var. İmhanın ve yeniden doğuşun bitmeksizin devam ettiği bu döngüde son derece üzücü bir şeyler var. Yaşadığımız tüketim toplumunda okunmayan kitap, ölü kitaptır; peki ama bu yüzden ortadan kaldırılması mı gerekir?

Peki siz bir eserinizin böyle bir sonla karşılaşacağını bilseniz ne hissederdiniz?

Kendi kitaplarımın geri dönüştürülerek de olsa yok edileceğini öğrenmek tabii ki bende hüzün uyandırır. Kaldı ki, daha da büyük bir umutsuzluk bu yok etme eyleminden değil, kitaplarımın var olmaya devam etmesine yetecek kadar çok okurumun olmadığını fark etmekten kaynaklanır.

Sizce kitaplar fiziksel olarak basılıp, geri dönüştürülme riskini almaya devam etmeli mi, yoksa daha ziyade e-kitaplara temelli bir geçiş mi yapılmalı? Okumanın geleceği nedir?

Elektronik kitap ile matbu kitap arasında bir savaş olmamalı, aksine birbirlerine destek olmalılar. Mazrufun zarftan daha öncelikli olması gerekmez mi? Matbu kitapla aramda ayrı bir bağ olsa da, okumayan insanlar görmektense Kindle’dan e-kitap okuyan insanlar görmeyi tercih ederim. Ancak matbu kitapta, Kindle’ın hiçbir zaman veremeyeceği farklı bir hissiyat olduğu da bir gerçek.

 

*Bu röportajın önceki bir hali Sabit Fikir Dergisi’nin Aralık sayısında yayınlanmıştır.

 

 

More from Zeynep Sen

Eserlerimi Yakın

Amerika’nın gelmiş geçmiş en önemli tiyatro yazarlarından biri olan Edward Albee, 2016’da...
Read More

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir