Jennifer İpekel: Mitoloji ve Sanat

İstanbul doğumlu Jennifer İpekel, Art Dubai Fuarı’nda açtığı sergisinden yeni döndü. Çalışmalarında güç, cinsiyet, kadınlık gibi konuları işliyor ve yeni kurgular yaratmaya çalışıyor. İpekel, Hokkadan’la sanat ve mitoloji arasındaki bağ, yeni mitolojiler yaratmak ve Dubai’deki deneyimleri üstüne konuşuyor.

Yüksek lisansın tasarım üzerineydi. Ancak bundan birkaç sene sonra sanat okumaya karar verdin. Seni sanata çeken ne oldu?

Parsons’ta tasarım ve teknoloji okudum. Bu, ekolojik tasarım gibi projeler yaptığımız, resimle alakasız gibi görünen ama aslında alakalı olan bir daldı. Çünkü mesela eski kıyafetleri alıp, yırtıp birbirlerine dikip başka tasarımlar üretiyorduk. Yani hiç yoktan bir şey var ediyorduk. Resimde olduğu gibi yeni bir şey yaratıyorduk. İki senem böyle geçti. Ve aslında kendim için hep resim yapıyordum. Bence böyle yaratıcı şeyler insanın içinde zaten var ve zamanla ortaya çıkıyor. Benim için de öyle oldu.

Eserlerinde kadınlığa, feminizme ve çağdaş mitolojiye sıklıkla yöneliyorsun. Çağdaş mitoloji senin için tam olarak ne demek? Çoğu mitolojik hikâyenin feminist olarak tanımlanamayacağını düşünürsek bu iki olguya bir arada yer vermek zor mu?

Esasında burada benim için çıkış noktası animizm oldu. Bu konuda oldukça kitap okumuş ve araştırma yapmıştım. Animizm canlı, cansız her şeyin ruhu olduğunu söyler. Var olan her şeyin moleküllerinin titreşmekte olduğunu düşününce hepsinin kendi ruhları olması bana mantıklı geliyor. Bu bakış açısını kazandıktan sonra insanlara farklı bir gözle bakmaya başladım. Mitoloji ise onları değişik şekillerde ele alabilmeme olanak verdi. Sanki insanlar paralel bir evrende kimi zaman cinsiyetleri olmaksızın yaşıyorlarmış gibi mitolojiler oluşturdum.

Öte yandan, eski uygarlıkların mitolojilerini okuduğum, kullandığım da oluyor. Mesela eski Türk mitolojilerini okumaktan büyük zevk alıyorum. Sırf okumak da değil, mesela geçen sene Çatalhöyük’e gittim ve oradaki kazılarda bulunan, ilk uygarlıklardan kalma eserleri görme fırsatını yakaladım. Bu eserler o zamanlar cinsiyet ayrımı olmadığını gösterdi bana. Kadınla, erkeğin eşit olduğu bir toplum söz konusuydu. Bu da, karakterlere başka özellikler vermek, başka olasılıklar yaratmak konusunda oldukça ilham verici.

Bu dediğin aslında Joseph Campbell’in Mitolojinin Gücü kitabını hatırlatıyor bana. Kitapta Campbell sanatçıların yeni mitolojiler yaratmakla mükellef olduklarını, eserlerinde yeni hikâyeler kurguladıklarını söyler. 

Bana kalırsa kitabın bu söyleminin geçerli olduğu sanat eserleri olduğu gibi, geçerli olmayan sanat eserleri de var. Mesela bir mekânın gerçekçi bir tablosu yapıldı diyelim; bu tablo da bir nevi mitoloji yaratmak aslında, özellikle de sanatçı bir yerin rengini vs. değiştirirse. Ama bence asıl mitolojik eserler kurgu üstüne kurulu olanlar. Bence Campbell’ın dediği bu durumlar için daha geçerli.

судьба

2017’de Atomtaxi adında bir sergi açmıştın ve bu serginin ismini Jared Higgins’in Genesis kitabından almıştın. Biraz bundan bahsedebilir misin?

Londra’ya gittiğimde ses üstüne bir proje yaptım. Animizme olan ilgim de bu projeden doğdu zaten. Öncelikle, 70’lerde yapılmış, bitkiler üstüne bir belgesel izledim ve ilginç bir alet keşfettim. Aletin bir elektrotunu bir bitkinin yaprağına takıyorsun, ötekini toprağa. Alet bitkinin titremişini hissedip onu ses olarak veriyor. Böylece bitki müzik çalıyormuş veya şarkı söylüyormuş gibi bir ses çıkıyor. Hatta Barış Manço’da da aynı aletin olduğu söylenir. Kulağa biraz gerçek üstü gelen bir alet ama insanın bakış açısını değiştiren bir şey. Eski bir yalan makinesinden yapıldığı için de doğruluğu tartışılabilir. Tezimi bu alet üstüne yazdım. Sonra teatral bir grup kurdum ve insanlarla bitkiler arasında, var olmayan bir dilde diyalog kurduğumuz bir proje yaptım. Başka mitolojilere olan ilgim bu projeden sonra başladı. Böylece bu mitolojileri inceleyebileceğim kitaplar okumaya başladım.

Bunlardan biri de Jared Higgins’in Genesis‘iydi. Bu bir bilim kurgu eseri fakat bir yandan da günümüze oldukça uyan bir eser. Kitapta yerin altında ve yerin üstünde yaşayan iki farklı uygarlık var. Yerin altında yaşayanlar haliyle daha kötü koşullarda yaşıyorlar. Ama gerçek bilgiye sahip olanlar onlar. Bu günümüzde de gördüğümüz bir şey bence. Yerin üstünde yaşayan insanlar kocaman binalarda, hiyerarşik bir yönetimin olduğu bir dünyada yaşıyorlar ve biraz daha beyinleri yıkanmış vaziyetteler aslında. Atomtaxi de yer altından, üstüne gidebilen bir taksi, yani iki dünya arasındaki ulaşım aracı. Atomtaxi sergisini hazırlarken hem kitabın dünyasındaki birtakım yeraltı bitki örtüsü gibi öğelerden hem de içindeki mesajlar ve tondan ilham aldım. Sergideki işleri ortaya çıkarışım Gezi Parkı olaylarından bir sene sonraydı, ve bu işler, yaşadığımız yere yabancılaşmamızı ve yaşadığımız zamanın koşullarını yansıtıyordu.

Kısa bir süre önce Art Dubai Fuarı’nda bir sergi açtın ve bu sergiyi oluştururken de Sevim Burak’ın Yanık Saraylar kitabından ilham aldın. Bu kitap seni ne açıdan etkiledi?

Yanık Saraylar‘ı Dubai’ye gitmeden önce okudum. Kitap kısa öykülerden oluşuyor ve o kadar farklı bir dili var ki, iki-üç kere üst üste okumam gerekti. Burak’ın kendisinden ve kadınlardan ustalıkla bahsedişi beni çok etkiledi. Kitabın depresif ve çaresiz bir yanı da var, fakat bazı hikâyelerinde, çaresizlikten arınmış, güçlü kadınlara rastlamak mümkün. O yüzden pek çok farklı insan ve kültürün bir arada var olduğu Dubai’de, Yanık Saraylar‘da rastladığım kadınlık konusu gibi evrensel bir konuya odaklandım.

Peki Art Dubai senin için nasıl bir deneyimdi?

Çok farklıydı. Orada bir ay kaldım. Çok güzel bir yerde çalışma fırsatı buldum. Ama benim düşünce tarzıma ve işlediğim konuya pek çok açıdan tezat düşen bir yerdi. Bir kere her şeyin kapalı alanlarda yaşandığı bir şehir. Bana Yanık Saraylar‘da okuduğum bir öyküyü anımsattı: Anlatıcı bir sarayın yandığını görüyor fakat hikâye maddi bir şeyin ortadan kalkmasına değil de saraydan dışarı çıkmak zorunda kalınıyor olmasına odaklanıyor. Dubai de bana yangından önce içinde yaşanılan saray gibi geldi.

Jester of the Creator/Yaratıcının Soytarısı

Dubai’de sergilediğin eserlerin arasında Jester of the Creator adlı bir çalışma vardı. Bunun hikâyesini paylaşabilir misin?

Tablonun adını Sun Ra grubunun sözlerinden buldum. Şarkı, her milletin bir soytarıya ihtiyacı olduğunu ve o soytarının devlette olup bitenler hakkında doğruları söylediğini anlatıyor. Hakikaten de eskiden kralların hep soytarıları olurdu. Krallar her ne kadar baskıcı bir rejim kurarlarsa kursunlar soytarıları bu konuda doğru söyleyebilen, durumla ve onlarla dalga geçebilen tek kişiler olurlardı. Krallar da gerçeklere kulak vermek zorunda kalırlardı. Sun Ra’nın parçası da gerçeklerin duyulması gerektiği üstüneydi.

Herhangi bir sanatçı, yazar ya da müzisyenle tanışıp sohbet edecek olsaydın bu kim olurdu?

Max Ernst ile tanışmak isterdim. Eserlerine küçüklüğümden beri hayranım. Geçen sene MoMA’da sergisine gitme imkanını yakalamıştım. Gerçi bazen eserlerini beğendiğin biriyle konuştuğunda hafif hayal kırıklığına uğradığın da oluyor… Sevim Burak’la da sohbet etmek isterdim açıkçası.

Herkesin okuması gerektiğini düşündüğün herhangi bir kitap veya yazar var mı?

Bence Sevim Burak’ı herkesin okuması gerek. Yok, vazgeçtim, herkesin okuması gerekmiyor, zira biraz zor bir dili var. Ama ben çok etkilendim. Bir de elbette Sait Faik Abasıyanık. İşte onu herkesin okuması gerek bana kalırsa.

Bitirmeden biraz da şimdiki planlarından bahseder misin?

Doğrusu, bir grup arkadaşımla beraber bir şeyler yapmak, yani grup sergisi gibi bir çalışma ortaya çıkarmak istiyorum. Fakat bir yandan da galerilerden bağımsız bir şey olsun istiyorum. Bir süredir aklımda olan birkaç fikir var ve bu sene hayata geçireceğimi umuyorum.

Dance

More from Zeynep Sen

Ece Çiftçi: Yokhayvanlar

Varolmayan bir hayvan nasıl yaratılır? Bu soruyu 15 Haziran’da ilk çocuk kitabı Yokhayvanlar çıkan...
Read More

1 Comment

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir