Lynne Jones

Lynne Jones, savaş alanlarında ve çatışma sonrası bölgelerde çalışan bir çocuk psikiyatrı, yardım görevlisi ve yazar; Bosna Savaşı’na tanık olan çocuklarla yaptığı çalışmalarını ve gözlemlerini hep kitap’tan çıkan Ve Sonra Ateş Etmeye Başladılar‘da okuyucularla paylaşıyor. Biz de kendisiyle Bosna’daki çalışmaları ve kitabı hakkında derin bir sohbete dalıyoruz.

Ve Sonra Ateş Etmeye Başladılar, Bosna Savaşı sırasında yaptığınız çalışmaların ürünü. Peki, bu kariyeri nasıl seçtiniz ve bu kitabı yazmaya nasıl koyuldunuz?

Bunun birkaç sebebi var. Bunlardan ilki, Slovenyalı bir filozofla evlenip, Balkanlar’da yaşıyor olmamdı. Aslına bakarsanız ben savaşı aramaya çıkmadım, savaş beni eşimle birlikte yaşadığım Slovenya’da buldu; tanklarla kapımın önüne kadar geldi. Savaş bölgesindeki çocuklarla çalışmaya o zaman karar verdim. Bunu takip eden birkaç yıl zarfında bir yandan İngiltere’de çocuk psikiyatri eğitimine devam ettim, bir yandan da yaşadığım yerde yardım görevlisi olarak çalışmaya başladım. Farklı organizasyonlar için iki ülke arasında gidip geldim. Sonunda “Sınır Tanımayan Doktorlar” ile altı aylığına Gorajde’ye gittim. Buraya gerçekten âşık oldum ve burada yaşayan çocukları daha iyi anlamak istediğime karar verdim. Savaşı çok daha farklı bir şekilde deneyimlemiş olan çocukların yaşadığı Foça, Gorajde’nin yakınındaydı. Onların da bakış açılarını anlamak istedim. Aslında iki kasabadaki çocuklar sekiz dokuz yaşlarındayken komşuydular, ne var ki savaştan sonra Bosna’daki cephenin ayrı uçlarına düştüler. İşin ilginci, ben iki kasaba arasında rahatlıkla dolanabiliyordum. Ama Müslüman biri Foça’ya korumasız gidemiyordu. Sırp vatandaşlar Gorajde’ye gidebiliyorlardı, fakat sıcak karşılandıkları söylenemezdi. Yani ortada bölünmüş, birbirine düşman bir halk vardı. Ben de, parçalanmış, politik bir ortamın çocukların gelişimini nasıl etkilediğini incelemek istedim. Dolayısıyla kitabım yalnızca çocuk sağlığıyla değil, aynı zamanda akıl sağlığı ve politik anlayış arasındaki bağla da ilgili.

Kitabınızın ilk kısmında röportaj yaptığınız çocuklar kendi hikâyelerini anlatıyorlar ve bu hikâyelerden şok edici, korkunç şeyler yaşadıkları rahatlıkla anlaşılabiliyor. Buna karşın “travma” kelimesini hiç kullanmıyorsunuz. Bunun sebebi nedir?

Bu kelimeden uzak duruyorum çünkü insanlar bu kelimeyi çok farklı şekilde anlayıp kullanıyorlar. Travma dediğinizde, kişinin kendi içinde verdiği tepkilerden mi bahsediyorsunuz yoksa başına gelen olaylardan mı? Bir patolojiden mi bahsediyorsunuz yoksa normal tepkilerden mi? Bu hem insanların başına gelen olaylara ve onlara verilen tepkilere hem de anormal davranışlara yüklenebilen bir terim aslında. Dolayısıyla, kafa karıştırıcı olduğu için “travma” sözcüğünü asla kullanmadım. Onun yerine “gergin durumlar” ya da “travmatik tepkiler” gibi tanımlara başvurdum.

Çocuklarla konuşmaya başladığınızda ne gibi tepkilerle karşılaşmayı bekliyordunuz? Sizi şaşırtan herhangi bir bulgu oldu mu?

Röportajlara başladığımda çok daha dramatik ve şok edici olaylar yaşamış olan Gorajde’deki çocukların sağlıklarının Foça’daki çocuklara nazaran daha kötü olmasını bekliyordum. Ama durum bunun tam tersiydi. Oradayken rahatsızlığın iki farklı şekilde tanımlanabileceğini keşfettim. Şimdi, ortada çok farklı iki topluluk var. Gorajde’de bombalamalara şahit olmuş, yakın oldukları insanları, aile üyelerini kaybetmiş çocuklar akıl sağlıkları en kötü durumda olan çocuklardı. Savaştan fiziksel olarak uzak tutulmuş çocuklar daha iyi durumdalardı ama onların da başka problemleri vardı. Kısacası, çocukları, sevdikleri birini kaybetmenin ya da evinden uzaklaştırılmanın; bir bombalamaya ya da keskin nişancı saldırısına şahit olmaktan, psikolojik açıdan daha kötü etkileyebileceğini gördüm. Beni şaşırtan bir diğer şey, aile içi şiddetin, çocukları savaştan daha kötü etkileyebildiğini görmekti. Sağlığı en kötü olan çocuklardan birinin en mutlu olduğu zaman savaş dönemiydi, zira onu döven babası uzaklardaydı. Babası savaş sonunda eve döndüğünde kız tekrar kötüleşti; anne babası ayrıldığında ise yine düzelmeye başladı. Bu arada, bu yalnızca benim yaptığım bir gözlem değil. Afganistan’da benzer çalışmalar yapmış kişiler de aynı gözlemde bulundular. Onun dışında, biraz önce bahsettiğim gibi Foça’daki çocukların, Gorajde’deki çocuklardan daha iyi olmalarını bekliyordum. Fakat durum hiç de öyle değildi. Kitapta göstermeye çalıştığım şeylerden biri, çocukların gerçekliği anlamaya çalışmalarının çok zor ve acımasız bir şey olabileceğiydi. Anne babalarının, komşularını kendilerini güvende hissetmedikleri için kovmuş olduklarını ve arkadaş dedikleri insanların artık düşmanları olduğunu nasıl kavrayabilirdiler ki? Örneğin Tatiana diye bir kız vardı; savaşın çoğunu Belgrad’da geçirmişti, başına kötü hiçbir şey gelmemişti. Bununla birlikte Tatiana geri döndüğünde sorduğu soruların hiçbirine cevap alamadı: “O cami neden havaya uçuruldu?” “Müslüman arkadaşlarım neden şehirden kovuldular?” “Okul arkadaşlarıma ne oldu?” “Çocukluğumuzu kimin katlettiğini sorup duruyorum ama kimsenin umurunda değil. Suçlular yalnızca kendi kazançlarını önemsiyorlar” demişti bir keresinde Tatiana. Özetle bu çocukların rahatsız olmalarının sebebi kendilerini kayıp hissetmeleri ve olanları anlayamamalarıydı. Buna nazaran geçmişi unutmak isteyen, konuşmak istemeyen çocuklar nispeten daha iyi durumdaydılar.

Kitabınız için yaptığınız röportaj ve araştırma sürecinden biraz bahsedebilir misiniz? Gorajde ile Foça arasında gidip geldiniz. Bu nasıl bir deneyimdi?

Kasabalar çok güzel bir yer olan Drina Nehri’nin oradalar. İkisi arasında arabayla gidip geliyordum ve her iki halk tarafından da kabul gördüm. Aileler beni hep çok güzel ağırladılar, ikramlarda bulundular. Bu kişilerle yalnızca söyleşi yapmakla kalmıyordum; günü ailelerle geçirdiğim, onlarla kiliseye ya da spor etkinliklerine gittiğim ve bayramlarını kutladığım oluyordu. Evim Gorajde’deydi ama Foça’da da bolca zaman geçirdim. Gümrük noktalarındaki polislerle, okul müdürüyle çok iyi arkadaş oldum. İşin trajik yanı da buydu zaten. Benim bunu yapmam çok kolaydı ama oradaki çoğu kişi için iki kasaba arasında gidip gelmek tehlikeli bir şeydi. Başlarına kötü şeyler gelen kişiler oldu. Gerçi tehlike yavaşça geçmeye başladı. Çocukken röportaj yaptığım kişileri aradan yıllar geçtikten sonra, 2012’de görmeye gittiğimi anlatırken, bu durumu da iyi yansıttığımı umuyorum.

Çocukların sizinle konuşmaya ne kadar açık olduklarını görünce şaşırdınız mı? Yoksa bu sizin için normal bir durum muydu?

Açıkçası araştırmama başladığımda normalin ne olduğu bilmiyordum. İlk defa böyle bir şeye girişiyordum. Konuşmak istediğim çocukların bazıları bana röportaj vermeyi reddettiler. Biri benimle konuşmak istemiyorsa, buna mecbur değildi. Ama çocukların çoğu hikâyelerini anlatmaya hevesliydiler. Buna da çok şaşırmadım. Bosna’daki çalışmalarımdan sonra mülteci çocuklarla çalışmaya başladım. Onların deneyimlerini paylaştığım www.migrantchildstorytelling.org diye bir site kurdum. Ve gördüm ki, çocuklara kendi hikâyelerini anlatma fırsatını tanıdığınızda, anonim olup kendilerini koruyabileceklerini söylediğinizde seslerini duyurmaya oldukça hevesli oluyorlar. Çünkü normalde kimse onlardan hikâyelerini anlatmalarını istemez; 12-13 yaşındaki çocuklardan bakış açılarını paylaşmalarını istediğinizdeyse saygı gördüklerini hissederler. Zaten o nedenle yıllar sonra bu kişilerle tekrar konuştuğumda beni gördüklerine çok sevindiler.

Son olarak, şu anda yürüttüğünüz çalışmalardan bahseder misiniz? Sizce, Ve Sonra Ateş Etmeye Başladılar şimdiki çalışmalarınızı ne yönde etkiledi?

Balkanlar’da tam 11 yıl geçirdim ve bu sürenin iki yılını kitabın araştırmasına ayırdım. Kalan zamanımı yardım görevlisi olarak çalışmaya adadım; o zamandan bu yana Ortadoğu’da, Irak’ta ve Batı ve Doğu Afrika’da çalıştım. Bu yerlerde geçirdiğim zamanı da Outside the Asylum: A Memoir of War, Disaster and Humanitarian Psychiatry adlı kitabımda anlattım. Son üç yıldır Avrupa ve Orta Amerika’daki mülteci krizinin içindeyim ve mülteci çocuklarla çalışıyorum. Aslına bakarsanız, bunları kitaplaştırmayı çok isterim çünkü çocukların seslerinin oldukları gibi duyurulması gerektiğini düşünüyorum. Çocuklar bana hikâyelerini anlatıyor, ben de bu hikâyeleri onların kelimeleriyle paylaşıyorum. Hikâyelerin kimi yazılı, kimi çizimlerle, kimiyse fotoğraflarla anlatılıyor. Bir mülteci kampındaki bir grup çocuk bir film bile çekmişti. Her şey son derece doğal gelişiyor ve işin güzeli de bu. Ve Sonra Ateş Etmeye Başladılar bana çocuklarla ilgili çok şey öğretti. Çocuklara bir patolojiyle ya da onların savaştan hastalıklı çıkacakları önyargısıyla yaklaşmanın yanlış olduğunu artık biliyorum. Bundan ziyade onların ne kadar dayanıklı olduklarını anlamamız gerek. Bir çocuk iyi değilse ona yardım edilmeli ve bu doğru şekilde yapılmalı; onun ve sevdiklerinin güvende olduğunu hissettirmek için yapılabilecek birçok şey var. Savaşa son vermek bunlardan en bariz olanı ve en önemlisi aslında.

 

* Lynne Jones’un mülteci çocuklarla yaptığı çalışmaları Royal College of Psychiatrists sitesinden takip edebilirsiniz.

 

More from Zeynep Sen

Ufuk Barış Mutlu: Sanat ve Bilim

Ufuk Barış Mutlu eserlerinde fizik ve kimyaya sıklıkla başvuran bir yeni medya...
Read More

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir