Mavi Güneş 69: Hayal Gücü ve Müzik

Baba Zula Grubu'nun kurucusu Murat Ertel ve söz yazarı, müzisyen eşi Esma Ertel'in Mavi Güneş 69 adlı gruplarının iki yeni parçası Nisan ayında Zel Zele Records'dan çıkıyor! Parçalar dinleyicileriyle buluşmadan önce Murat & Esma Hokkadan'la gruplarını, müzik tarihini ve çok disiplinli sanatı konuşuyor.

Mavi Güneş 69’u ilk beş yaşındayken iki arkadaşınızla kurmuştunuz. Mavi Güneş’ten bu kadar etkilenmenizin, grubun günümüze dek farklı şekillere girerek gelmesinin sebebi ne?

Murat Ertel (ME): Sebebi herhalde babamın bana zamanında sahip çıkması ve hayal gücünün yaratmakta en önemli şey olduğunu bana göstermiş olması. Mavi Güneş’i ilk kurduğumda yalnızca birkaç aylık bir ömrü oldu. Daha sonra kırkıncı yılında bir performans yaptık. Mavi Güneş’in gerçekten sanatsal faaliyete geçmesi Esma ile beraber oldu. Ama benim için her şeyden önce temsil ettiği fikir açısından önemi vardı. O benim için güneş mavi de olabilir, sanatta her şey mümkün, hayal gücünün önüne geçilemez demek.

Esma Ertel (EE): Hayal gücünün sınırsızlığını da sana ilk aşılayan şeydi bence Mavi Güneş.

O halde “Mavi Güneş” ismini koruyarak aslında hem çocuklarınıza hem de dinleyicilerinize hayal gücüne dair bir mesaj veriyorsunuz.

EE: Aynen. Murat’ın babasından aldığı o mesajı taşıyoruz aslında. Mesaj bize geçti, bizden de şimdi çocuklarımıza geçiyor.

ME: Hikâyeyi bilmeyenler için anlatıyayım: Anaokulunda bir resim yapmıştım ve güneşi maviye boyamışım. Öğretmenim de bana güneş mavi olmaz, sarı olur diye kızmış. Bunu babama anlattığımda babam sinirlenip okula gidip öğretmene “Ben sanatçıyım. Güneş her renk olabilir. Çocuğuma böyle zararlı fikirler aşılamayın. İstediği gibi, istediği şeyi çizsin,” diye bir konuşma yapmış. Tüm bunları detayı detayına hatırlamıyorum tabi ama babamın dediklerinin beni nasıl gururlandırdığını, sevindirdiğini hatırlıyorum.

Eserlerinizde çok farklı unsurları ve müzik kültürlerini bir araya getiriyorsunuz. Mavi Güneş’te de aynı şeyi yapmaktasınız. Peki eserlerinizi hiç dinlememiş birine Mavi Güneş’i nasıl anlatırsınız?

EE: “Hayal gücünün sınırı yok,” diye anlatırdım. Gözlerini kapatsan, güneş ya mavi olsa, gözlerini açtığında yaftalardan ve öğrenilmiş çaresizliklerinden uzak olduğunu görsen… Başka bir deyişle bir çocuğun üretim cesaretinde olsan, nasıl olurdu derdim. Keşke hepimiz o üretim cesaretini gösterebilseydik, o açıklıkta olup çocuklar gibi sınırları zorlayıp kendimizi fotoğraftan, videoya, danstan, müziğe, edebiyattan resme her alanda rahatlıkla ifade edebilseydik. Mavi Güneş’i tüm bunların yapılabildiği ve bunlardan yeni üretimlerle geleceğe aktardığımız proje olarak anlatırdım.

Yafta adlı parçanız aslında bu dediklerinize değinmekte. Bu bağlamda, çocukluğumuzdaki yaratıcılığımızı kaybetmemek için ne yapmamız gerek? O yaratıcılığa ve üretkenliğe nasıl tutunabiliriz?

ME: Etrafımız kurallarla dolu. Bu açıdan eğitim sistemimiz de sakat. Ne kadar iyi bir eğitim alırsak alalım belli kurallar çerçevesinde hareket etmek zorundayız. Bu şartlanma durumu yaratıcılıktan çok sürü psikolojisini, sisteme hizmet etme psikolojisini desteklemekte. Bu kuralların, kalıpların, yaftaların dışına çıkanları da cezalandırmakta. Bu yüzden çocukluğumuzdaki özgürlüğün yerini boyun eğme, takip etme güdüleri alıyor.

EE: İçinde büyüdüğümüz sistem bu yaratıcılığı maalesef törpüleyip kesebiliyor. Gezegensel rüyamız yaratıldığında “şahane” dediğimiz pek çok şey yaratıcılığımızdan büyük parçalar çalmakta. Toplum kural ve yapısına uyum sağlayabilmek için yaratıcılığımızdan parça parça ödün veriyoruz. Ama bunu algılayıp olaya kuş bakışı baktığımızda gerçeklerin böyle olmadığını, “aferin” almak için güneşi sarıya boyamak zorunda olmadığımızı görebiliriz. Murat’ın babası o gün onu öyle savunmamış olsaydı, Murat belki de bu dersi alamayacaktı. Biz de aynı şekilde olaylara yukarıdan bakabilmeyi, el alem ne der diye düşünmeden üretmeye devam edip, hareket etmeyi öğrenmeliyiz. Yaftaları çıkartıp arkasında kim var ve ne yapıyor diye düşünmek gerekli.

Yeni albümünüzdeki Yafta parçasının bundan bahsettiğine demin değindik. Peki, ya 3 Çember? Onu bir ruh eşini arama hikâyesi veya insanlıkla ilgili bir hikâye olarak tanımlayabilir miyiz?

EE: Devrin daim olması anlamında reenkarnasyon ile defalarca can bulan ruhun hayat akışını betimlediğim 3 Çember’e bir yolculuk diyebiliriz. Çünkü herkes kendi hayat yolculuğunu yaşarken belli başlı eşiklerden, olgunlaşma süreçlerinden geçiyor. Bir metafor olarak da düşünebiliriz. 3 Çember ruhumun aleme gelişi ile birlikte, ruhumun yolculuğundan ve eşiklerinden bahsediyor. Halka halka büyüyen, güzelleşen, gelişen çemberler …  Alem içinde dönen insanların kendi yolculuklarına göndermesi olan bir hikâye. Yolculuklarımızda tamamladığımız döngülerden sonra karşımıza çıkan yeni başlangıçlarımız. Bu başlangıçlar kimisi için 3’tür, kimisi için 5’tir, kimisi için 2’dir…

Ben Bektaşi bir aileden geliyorum. Bizde kadınlara doğum yaptıklarında 3 etek giydirilir. Dünyaya geldiğinizde kutsal bir canlı olarak geliyorsunuz. Eteğinizin ilk parçası bunu temsil ediyor. İkinci parçası ruh eşinizi bulup tamamlanışızı, birlik bilincine erişinizi temsil ediyor. Üçüncüsü ise anne olup o yaşamsal döngüyü tamamlamanızı temsil ediyor. Parçadaki üç halka benim için hayatın bu 3 önemli eşiğini temsil ediyor.

Albümünüzdeki bu parçaların yaratılış süreci nasıldı? Önce sözlerini yazıp sonra bestelerini mi yaptınız yoksa tam tersi miydi? Nasıl bir iş birliği içindeydiniz?

EE: Biz aşk ve meşk usulüyle yaşıyoruz. Hem çalıyoruz hem söylüyoruz. Mesela Yafta dünyaya daha eleştirel bir şekilde yaklaşan bir parça. Bu yaftalardan kurtulmamız gerektiğinden, insanların üstlerindeki yaftaları çıkaralım diye konuşuyorduk. Kazakistan’daydık. Sohbet ederken bunun hakkında şarkı sözleri yazmaya başladım. Yafta’da önce sözler geldi. Ama meşk ederken önce bestenin ortaya çıktığı da oluyor.

ME: Ben burada bir adım geride durup Esma’yı dinlediğimi söyleyebilirim. Onun sözleri benim için en önemli ilham kaynağı. Kendimi ondan sonra ortaya koyabiliyorum. Oradan aldığım ilhamla birtakım melodiler ortaya çıkarıyorum.

EE: Ama mesela Çember’in önce bestesini Murat yaptı, sonra ben sözlerini yazdım. Ona nasıl bir hikâye anlatmak istediğimden bahsettim. Hikâyenin üstünde düşündük, kafa kafaya verdik de Murat bestesini çıkardı. Yani bazen müzik önce geliyor, bazense sözler.

ME: Ama ben genelde Esma’nın sözlerini dinleyip onların kendi içlerinde doğurdukları müziği yavaş yavaş üstlerine ekliyorum.

Pek çok kişi “uluslararası sanatın” yalnızca batıdan etkilenen sanat demek olduğunu sanıyor. Bu bence çok yanlış. Sanat tarihi genelde hep batı sanatı üstüne kurulu… Kelimenin tam anlamıyla bir kültür emperyalizmi.

Sanatınızı ortaya koyarken çok farklı kanallardan besleniyorsunuz. Mesela Mavi Güneş’in sözlerini yazarken Pertev Naili Boratav’ın Tekerlemeler’inden ekilenmiştiniz. Peki Yafta ve 3 Çember’i besleyen diğer kaynaklar neydi?

ME: Aslında sanatımızı çok fazla kol besliyor. Çok disiplinli sanat babam Mengü Ertel’den öğrendiğim bir şey. Bir sanat dalında üretim yaparken diğer tüm sanat dallarına açık olmak, onlardan beslenmek gerek. Üretim yaptığın sanat dalının sınırlarını da genişletmek, diğer sanat dallarını içine katmak gerek. O yüzden aslında tüm sanat dallarından besleniyoruz. Ama yerine göre daha seçici oluyoruz. İşin içine mesela coğrafi seçimler giriyor. Nerede yaşadığınız, hangi kültürden beslendiğiniz… Dini ayrımlara bakmadan bulunduğun coğrafyadaki farklı, yakın kültürlerden beslenmek gerek.

Pek çok kişi “uluslararası sanatın” yalnızca batıdan etkilenen sanat demek olduğunu sanıyor. Bu bence çok yanlış. Sanat tarihi genelde hep batı sanatı üstüne kurulu. Bu çok sıkıcı bir tutum. Kelimenin tam anlamıyla bir kültür emperyalizmi. Biz buna biraz tepki olarak kendi coğrafyamızın kültürüyle ilişki kuruyoruz, aynı zamanda dünyadaki farklı kültürlere açık olmaya önem veriyoruz. Elbette bu süreçte teknolojiye de açığız. Yani sırf ilk çağda kullanılan çalgılarla yetinmiyoruz. Günümüzün en modern cihaz ve çalgılarını da kullanıp hepsini sentezliyoruz.

Aslında günümüzde sizin gibi pek çok farklı grubun da benzeri “sentezlemeler” yaptığı görülüyor. O halde yeni bir müzik türünün veya akımının doğuşuna mı tanık oluyoruz?

ME: Yalnız müzikte ve dünyada bir taklitçilik durumu var. Başarı, popüler olma gibi bazı kıstaslar var. Bu amaçla müzik yapıldığını görüyorum. Yani başarılı olanın taklit edildiğini.

EE: İnsanlar bence bunu yeni yeni fark etmeye, yaşadıkları coğrafyalardan faydalanmaya başlıyorlar. En son teknolojilerle, insanların kendi coğrafyalarının kültürlerini birleştiren dünya müzikleri ne kadar artarsa artsın, onların taklitleri de artmakta. Mesela Tuaregler. Fark edilmesine edildiler ama sonra bambaşka yorumlara da geldiler. Hangisi tam, saf Tuareg müziği; bunu bulmak güçleşti.

ME: Bunu demiş olmakla birlikte dünya biraz olsun uyandı. 1960’lardaki Blues patlamasında olduğu gibi. O zamanki öncü Blues sanatçılarını taklit eden beyaz, Amerikalı sanatçıların bazıları bu öncülerden daha ünlü oldular. Şu andaysa o denge biraz kırılmakta. Kültür dediğimiz şey köyden, köye değişebilen bir olgu. Çünkü özgün bir şey ve sanatta en önemli şey özgünlük. Sorun bu hızlı bilgi paylaşımı ve yayılmasının bu özgünlüğü tehlikeye atması, o alışverişi engellemesi.

O halde bu alışverişi desteklemek, özgünlüğü hayatta tutmak için gerek sanatseverler gerekse sanatçılar ne yapabilir?

ME: Arkeoloji yapılması gerek. Çünkü özellikle doğu kültürü uzun yıllar yazılı bir kültür değildi. Şu ana dek doğu kültüründe çok az şey belgelendi. Notalar, kitaplar, kayıtlar… Bunların arkeolojik bir çalışmayla oluşturulmaları lazım. Tarihin ve kültürün mevcut ipuçları kullanılarak yeniden yazılması, değerlendirilmesi, aktarılması lazım. Bence bu tarih yeniden yazılırken bence Anadolu ve İstanbul büyük değişikliklere meydan verecek. Göbeklitepe, Alacahöyük, Yenikapı… Çok büyük değişiklikler olacak ama buna karşı hâlâ bir direnç gösterilmekte. Fakat bu direnç bir noktada kırılacak ve insanlar her şeyin batı olmadığını görecek.

bir deyişle bir çocuğun üretim cesaretinde olsan, nasıl olurdu… Keşke hepimiz o üretim cesaretini gösterebilseydik, o açıklıkta olup çocuklar gibi sınırları zorlayıp kendimizi fotoğraftan, videoya, danstan, müziğe, edebiyattan resme her alanda rahatlıkla ifade edebilseydik.

Mavi Güneş’e dönecek olursak; Albüm sırasında oğullarınızla çalıştınız. Bu nasıl bir deneyimdi?

ME: Mavi Güneş çocuk oyunu gibi müzik yapmak, çocukların saflığında, doğallıkta ve basitliğinde sanat yapmak yatıyor. Farklı senaryolarda müzik yaparken birtakım duvarlarla karşılaşmaya başladım. Mesela Baba Zula ile müzik yaparken onun karakterine bağlı kalmak zorundayım. Böyle sınırların olmadığı bir alanda müzik yapmak istedim. Çocuklar zaten müziğin içinde doğdular. Müzik artık onların hayatlarının doğal bir parçası. Ama Mavi Güneş onların ilk gerçek stüdyo deneyimleriydi.

EE: Eren Devran şarkı sözü yazarken devreye girdi. Zaten bizimle beraber müzik yapıp kendi bestelerini yapıyorlar. Eren Devran ilk bestesini kardeşi Arel doğduğunda onu karşılamak için yaptı, ukulelesinde çaldı. Ona şarkı sözü yazdığımı söyleyip okuduğumda Yafta’daki “Sınırlar gördüm” dizesini dinleyip “Sınırlar aştım” diye değiştirmemi önerdi. Onları stüdyoya kayda çağırdığımızda da uçarak geldiler. Vokale girişleri için de talimat almaları gerekmedi, o girişleri çok doğal bir şekilde yaptılar. Benim için stüdyoda geçirdiğimiz zaman onların da meşke geldiği, rüya gibi bir andı.

O halde sırada sizin için neler var? İlerisi için ne gibi tasarılarınız var?

EE: Yeni parçalar üretmeye devam ediyoruz. Bunlar yine edebiyatla bağlantısı olan parçalar oldular. Geçen ay Cemal Süreyya’yı anma yaptık. Onun dört şiirini seçip bu şiirlere yedi şarkı besteledik. Şu anda onun telifi için konuşuyoruz. Onun yaşamasını çok istiyoruz. Zira Cemal Süreyya’yı çok severiz. Geçmiş ve gelecekle bugünden bir bağ kurarak Mengü Ertel ve Cihat Burak üzerine bir sergiyle disiplinler-arası sanat dalları arasında üretmeye ve yaratmaya devam edeceğiz.

ME: Eski Brezilya turnesinde çektiğimiz bir parça da var. Onu da henüz yayınlamamıştık. Albümden sonra onu çıkarabiliriz. Bir de Cihat Burak üzerine bir sergi açıyoruz. 9 Nisan’da açılacak. Küratörlüğünü Esma yapıyor. Orada birtakım ses enstalasyonları ve animasyonlar, belgeseller gibi kayıtlar var. Bunların da müziklerini yapıyoruz. Bir buçuk dakikalık bir stop-motion film var. Bir de Cihat Burak’ın desenleri üzerine dört beş dakikalık bir müzik ve film yapmayı düşünüyoruz.

Sergi serisinin ismi “Dostun Çekmecesinden”.

 

*Mavi Güneş 69’un yeni albümünü almak için tıkla!

* Zel Zele Record ile yaptığımız röportaja buradan ulaşabilirsin 🙂

*Bu röportajı beğendin mi? Bizimle fikirlerini paylaşmak ister misin? İleride Hokkadan’da ne gibi yazılar & röportajlar görmek istersin?

More from Zeynep Sen

Ece Çiftçi: Yokhayvanlar

Varolmayan bir hayvan nasıl yaratılır? Bu soruyu 15 Haziran’da ilk çocuk kitabı Yokhayvanlar çıkan...
Read More

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir