Minoa

Minoa, Türkçe kitapların yanı sıra İngilizce kitaplara da yer veren, üstüne üstlük bir de kafesi olan; kısacası gittiniz mi saatler geçirebileceğiniz gayet samimi bir kitabevi. Biz de kitapçılarla söyleşiler serimize ilk Minoa ile başlayalım dedik ve İstanbul’un bu değerli kitapçı-kafesinin kurucuları Petek ve Nazım Tokuz ile sohbete koyulduk.

Minoa açılalı neredeyse üç yıl oluyor. Bu işe girişmeye nasıl karar verdiniz?

Nazım Tokuz: Kitaplara olan merakımızdan dolayı aslında bu hep konuştuğumuz bir şeydi; bu işi nasıl yapsak diye düşünürken, yurt dışında sevdiğimiz kitapçı-kafelerden bahsetmeye başladık. Böyle bir şeyi Türkiye’ye getirmenin güzel olacağını düşündük. Küçük bir kafe kısmı olan bir kitapçı tasarladık. Ve gerçekten küçük bir yer olarak başladı burası. Açılışımızdan yaklaşık bir sene sonra mekânı genişletebildik. Bu sene de üst kata doğru büyümek niyetindeyiz. En başa dönecek olursak, aslında belli bir türde kitap satmak niyetindeydik; yalnızca Akdeniz ile ilgili kitaplar satacaktık. Ancak bunun ne kadar az sayıda kitap demek olduğunu fark edince bu planımızdan vazgeçtik. Sonuçta kitapçıyı açmamız tam üç yıl sürdü. Ve Minoa’yı ilk açtığımızda pazar günleri kapalıydık. Cenk Sönmezsoy diye bir yazar vardır; benim çok sevdiğim ‘Cafe Fernando’ adlı bir kitabı var. Kendisi, kitapçımızda bir etkinlik yapmak istedi. Etkinliği bir pazar günü yaptık. Dükkân o gün hiç de beklemediğimiz bir şekilde sabahtan akşama kadar çalıştı. Bunun üzerine Minoa’yı pazar günleri de açık tutmaya karar verdik. Artık haftanın yedi günü açığız.

Artık kitapçılara eskisinden daha az İngilizce kitap geliyor desek doğru bir gözlem yapmış olur muyuz?

Nazım: Kesinlikle doğru bir gözlem. Bunun iki sebebi var. İlki ülkede turist olmaması. Eskiden masalarımızın yarısı yabancı turistlerle doluyordu, ve tabii onlara yabancı dilde kitap satmak daha kolay oluyordu. İkincisi, Türkiye’de çalışan yabancıların sayısının düzenli olarak azalmakta olması. İngilizce okuyan Türk okurlar hâlâ var, fakat onların sayısı az ve üstelik edebiyatı yakından takip eden kişiler bunlar. Bu nedenle biz daha istedikleri kitapları getirmeden, onlar o kitapları almış oluyorlar. Ancak biz buna rağmen İngilizce ve hatta İtalyanca, Almanca, İspanyolca ve Fransızca edebiyat eserlerini getirmeye devam ediyoruz.

Peki Türkiye’den ya da yurt dışından olsun, kitap seçerken nelere dikkat ediyorsunuz?

Nazım: Mesela ben İngiliz edebiyatına daha aşinayım ve bu konuda güzel seçimler yapabiliyorum. Ama ortada daha bilmediğim onlarca konu var. O yüzden müşteri size çok ciddi bir eğitim verebilir aslında. Mesela bir reklamcı gelip belli bir grafik tasarımcının belli bir kitabını sorduğunda, onu dikkate almanızda fayda var. Onun dışında, getirmediğimiz belli başlı kitaplar var: Ders kitapları, dini içerikli kitaplar ve pornografik hiçbir şey getirmiyoruz. Zira bunlar bizde olması gereken şeyler değil. Bunun haricinde Türkçe kitaplar konusunda işimiz daha kolay çünkü yayınevleri de, yazarlar da yanı başımızda. Klasikleri ise her daim getirmek durumundayız. Ayrıca bu eserlerin çok iyi satış politikaları var; her seferinde yeni baskılar çıkıyor, yeni kapaklar çiziliyor… İnsanın aynı kitaptan onuncuyu alası geliyor. Öyle bir okur kitlesi de var tabii. Mesela ‘Alis Harikalar Diyarında’nın ya da Jane Austen eserlerinin her baskısını toplayan okuyucular var. Bunların yanı sıra, İngilizce kurgu dediğiniz zaman işler karışmaya başlıyor. Biraz sübjektif hareket etmek zorunda kalıyorsunuz ve ticariyle kişisel birleşmeye başlıyor. Bu konuda Petek çok iyi; önemli siteleri takip ediyor, dergilerle, gazetelerin hafta sonu eklerinden kitap eleştirilerini okuyor.

Petek: Financial Times’ın bir Pazar eki vardır mesela, onun kitap eleştirileri çok güzel olur. Bu tarz yayınları sıklıkla takip ettiğinizde iyi bir noktaya gelmeye başlıyorsunuz; her ay 30-40 kitaba yönelebiliyorsunuz. Yayınevleri de çok makul öneriler yapıyor aslında, fakat ben o önerilen kitapların hepsini okumadığım için bazılarının satılıp satılmayacağını bilemiyorum. Benim, Nazım’ın ya da çevremizdekilerin tanımadığı bir yazar söz konusu olduğunda ister istemez temkinli davranıyoruz. Neticede getirttiğimiz kitapların elimizde kalma riski var. Buna karşın bilinen yabancı yazarların güncel romanlarını gönül rahatlığıyla seçebiliyoruz. Şu da var ki Nazım’ın da dediği gibi, bu konuda her zaman desteğe ve önerilere ihtiyacımız oluyor. Yani bu aslında sürekli olarak geliştirilmesi gereken bir alan.

Bağımsız bir kitabevi olarak karşılaştığınız zorluklar neler? Bağımsız kitapçıların geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Nazım: Bu sene İKSV güzel bir araştırma yaptı. Araştırmaya göre, Türkiye’nin %82’si sanatın hiçbir türüyle ilgilenmiyorum demiş, %39’u da hayatında hiç kitap okumamış. Bunu söyleyenler eğitimsiz insanlar da değil. Mesela hiç kitap okumadıklarını söyleyen üniversite profesörleri var. Özetle okur kitlesinin bu kadar düşük olması zorluk çıkaran bir durum. Bir diğer zorluk da örneğin, bir yayınevi birtakım klasikleri bir zincir kitabevine %82 indirimle satılmasını ayarlıyor, bize ise %40 ile veriyor. Haliyle bu tarz şeyler bağımsız kitabevlerine zarar veriyor, özellikle de zincir kitabevleriyle yarışmamızın zaten güç olduğunu düşünürsek. Bizim zincir kitapçılara nazaran avantajımız ne diye soracak olursak; onlar bizim sattığımız tarzda kitapları satamıyorlar, zira onlar çok satmak zorundalar. O şekilde ayakta kalıyorlar. O yüzden aslında iki çeşit kitabevine de yetecek kadar yer var. Bunun dışında, bağımsız kitapçılarda nasıl sattığınız, ne sattığınız kadar önemlidir. Biz sadece kitap satmıyoruz, bir servis de sunuyoruz; insanlara kendilerini iyi hissettiren bir ortam sağlamak ve çalışanların kitaptan anlıyor olması çok önemli. Bu arada bu söylediklerimden zincir kitabevlerini sevmediğimi çıkarmayın. Severim de, alışveriş de ederim. Şöyle ki zincir kitabevleri, bağımsız olanlardan daha çok okuyucuya ulaşabiliyor, ki bu da çok iyi bir şey.

Kitapçınızda tanık olduğunuz güzel bir olayı paylaşır mısınız?

Nazım: Hem güzel hem de tatsız anılarımız var aslında. Bir keresinde çok iyi bir şairin kitabından çok güzel bir şiir yırtılıp koparılmıştı. Birisi büyük ihtimalle sevgilisi için koparttı o sayfayı. Bir de ne yazık ki kitaplara çikletlerini yapıştıranlar var. Güzel anımıza gelirsek, bir keresinde çok sevdiğimiz bir yazar olan Selçuk Altun dükkâna geldi, kitapçıyı gezip kitaplarını imzaladı, hatta imzalarken Kemal Tahir’den bir alıntı da yazdı sayfalarına, ayrıca kitapçının devam edebilmesini diledi yazısında. Bundan daha güzel bir şeyi hayal etmek güç.

Bitirmeden, şu anda raflarınızda yer alan kitaplardan hangilerini tavsiye edersiniz?

Nazım: Selçuk Altun’un ‘Bizans Sultanı’ adlı kitabı müthiş. John Berger’in ‘Düğüne’ adlı romanı yine aynı şekilde enfes bir roman. Joseph Conrad’ın ‘Karanlığın Yüreği’ de daima tavsiye edeceğim kitaplar arasında. Hikâye kitabı arayan varsa Sait Faik Abasıyanık’ın hikâyeleri muhakkak okunmalı -‘Haritada Bir Nokta’ adlı bir hikâyesi vardır; bence yazar olmanın anlamını daha iyi anlatan başka bir hikâyeyi hiçbir dilde bulamazsınız. Onun dışında mesela fotoğraf kitabı soracak olursanız; Sebastião Salgado’nun kahve üzerine bir kitabı var; sayfaları çevirmeye doyamazsınız.

Petek: Taschen’in ’75 Years of Capitol Records’ diye bir kitabı var; çok önemli plakların kapakların kapaklarına yer veren bir kitap. Biraz daha popüler kültüre kayıyor belki ama bir yandan da çok ilginç ve değerli bir kitap bana kalırsa.

 

 

Written By
More from Asli Arduman

Minoa

Minoa, Türkçe kitapların yanı sıra İngilizce kitaplara da yer veren, üstüne üstlük...
Read More

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir