Nermin Yıldırım: Misafir ve Delilik

Zamanımızın en önemli yazarlarından Nermin Yıldırım’ın yeni romanı “Misafir” normalini yitirmiş, çokça incinmiş, bolca incitmiş bir dünyada, kırılmış hayallerin, ertelenmiş sevgilerin, hakkıyla yaşanamamış ömürlerin ortasında, kendine sığınacak yer arayanların hikâyesini anlatıyor. Yıldırım, Hokkadan’la bu yeni dünyada “delilik” üstüne sohbet ediyor.

Geçmiş bir röportajınızda yazarken hayatın kendisinden, minik detaylardan ilham aldığınızı söylemiştiniz. Çoğunlukla bir tımarhanede geçen Misafir’i yazarken bu ne kadar doğruydu? Kitabın çıkış noktası ne oldu?

Elbette yaşadığımız ülke ve dünya… Gözlerimizin önünde ölümlerin, katliamların yaşandığı, adalet inancımızın sarsıldığı, kendimizi duvarlarla değilse de başka tür duygu ve korkularla kuşatılmış bulduğumuz bir hayat, yani bu hayat verdi  Misafir’in ilhamını. Vermese iyiydi ama verdi. Son dönemlerde anormalin takip edilemeyecek bir hızla normalleşmesi, çoğumuzda koca bir akıl hastanesinde yaşadığımız hissini oluşturdu. Dünyayla ve birbirimizle kurduğumuz ilişkinin büyük ölçüde hasar görmesi, zeminin altımızdan kayması, bende de böyle bir duygu yarattı. Velhasıl bu da bir biçimde kalemime yansıdı ve romanda mekân olarak bir akıl hastanesi kullandım. Ama içeridekilerin çılgınlığından ziyade, dışarıda dönen çılgınlığın altını çizmek için seçtim bu mekânı. Zira Misafir’de Ev diye tabir edilen hastanenin içindeki ve dışındaki olaylara tanıklık ediyoruz. Bir müddet sonra da kendimize sormaya başlıyoruz: Asıl deli kim? İçeridekiler mi, yoksa dışarıdakiler mi?

“Asıl deli kim? İçeridekiler mi, yoksa dışarıdakiler mi?” sorusu kitapta gerçekten de sıklıkla işleniyor Bu durumda sizce delilik nedir?

Biyolojik temelli hastalıkları dışarıda bırakarak konuşuyorum. Yani deliliği normun dışında kalan, sahibinin toplumun dışına itilmesine vesile olan ayrıksı bir ruh hali olarak ele aldığımız bir durumdan bahsederek…  Toplumun geneline uyum sağlayamayan, çoğu zaman toplumsal kural ve beklentilerle baş edemeyen, hatta belki de baş etmeye çalışmaktan vazgeçmişleri konu edinerek…. Mesele şu ki, toplumlar kendilerine benzemeyenleri, garip bir korkuyla çabucak yaftalar. Yaftalardan biri de deliliktir. Bu anlamda deliliği farklılık olarak görüyorum. Kim bilir belki de kalanlardan daha özgür ve kendini gerçekleştirmiş insanlardır deliler. Misafir’in bir yerinde hemşire Rikkat hastalardan bahsederken şöyle diyor:

“Zira zaman içinde anladım, kimi de dünyadan kaçıp bizim hastalık dediğimiz şeye saklanıyor. Hani sanki dışarıda oksijen bitmiş de, ancak orada nefes alıp verebiliyor. İyileştirip saklandığı yerden çıkardığımızda, maruz kaldığı yeni hakikate dayanamıyor. Böylelerini de gördüm. Aklının noksanından değil, kalbinin fazlasından incinen âlicenapları da, hastalığa değil, cezbolduğuna karışıp yiten meczupları da gördüm.”

Evet, dediğim gibi biyolojik temelli hastalıkları bir yana ayırırsak, benim de romandaki tanımım bu: Aklının noksanından değil, kalbinin fazlasından incinenler…

…insan bazen kendi gerçeğinin peşinde koşarken yalnız kalmayı da göze alır, delirmeyi de, kaybetmeyi de. Ve işte asıl bu göze alma, vazgeçme halidir belki de insanı özgür kılan.

Misafir “deliliğin” yanı sıra “gerçeklik” konseptini de sorguluyor. Gerçeklik dediğimiz şeye nasıl yön verebiliriz? Sizce kitabın ana karakterleri Esin ile Rikkat’in Misafir’in sonunda yaptıkları bu mu?

Gerçeklik çok kırılgan bir ayna ve o ayna çatladıkça gerçek de parçalı bir hale bürünüyor, dokunduğumuzda fena acıtıyor. Kolay tahrip olan ve kolay tahrip eden bir şeydir gerçek dediğimiz. Çoğu zaman sanıldığı kadar değişmez, biricik de değildir. Benim meseleyi tanımlayışım basitçe şöyle: Neye inanırsanız gerçek odur.

Hal böyle olunca kendi gerçeğinize de yön verebilirsiniz. Umutsuzlukların altında ezilebilir yahut olmadık tünellerden umut kapıları açabilirsiniz. O kapılar sizi nereye çıkarır bilemem. Orada kafa dengi birilerini mi bulursunuz, yoksa yalnız mı kalırsınız bilemem. Orda aklınızı başınıza mı toplarsınız yoksa hepten mi kaçırırsınız, bilemem. Ama insan bazen kendi gerçeğinin peşinde koşarken yalnız kalmayı da göze alır, delirmeyi de, kaybetmeyi de. Ve işte asıl bu göze alma, vazgeçme halidir belki de insanı özgür kılan.

Nermin1
Nermin Yıldırım – Fotoğraf: Ali Altuntaş

Misafir’de “problematik” hastaların üstünde birtakım deneyler yapılmakta. Bu kulağa komplo teorisi gibi gelen, dahası okura da gerçek olabilirmiş gibi gelen, korkutucu bir durum.  Öyleyse kitabınız distopik bir roman olarak mı tanımlanabilir yoksa metaforik-mecazi bir roman mı?

Misafir’in bir yanıyla bir tür memleket alegorisi olduğu aşikâr. Ve bu durum onun distopik bir roman olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Hatta hem memleketten bahsedip hem distopik yanlarının olması gayet normal bir durum bana kalırsa. Sebebini de etrafınıza şöyle bir baktığınızda kolayca görebilirsiniz.  Bugün belki Misafir’deki Ev gerçekte yok ama benzer işlevi gören kurumlar mevcut değil mi? Foucoult, Hapishanenin Doğuşu’nda, Jeremy Bentham’ın Panopticon adını verdiği gözetim ve denetim mekanizması üzerinden iktidarın işleyişini anlatır. İçeridekilerin davranış ve hatta düşüncelerini denetleyip şekillendiren, buna yönelik olarak tasarlanmış mekanlardan bahseder.. Tarih boyu toplumlar, sadece suç işlemiş olanları değil, ayrıksı gördüklerini, korktuklarını, tehlikeli bulduklarını, toplum düzenini bozmasından endişe ettiklerini de çeşitli vesilelerle kapatma cezasıyla kendilerinden uzaklaştırmış. Bu anlamda Misafir’deki Ev hem kurmaca, hem de çok tanıdık bir yer.

Kitabın ana temalarından biri kimlik ve kimliğini kaybetmek. Bu kendini, misafirlerin kilden kendi yüzlerini yapmaya çalıştıkları ilk sahnede gösteriyor. İnsan kendi kimliğini nasıl kaybeder? 

Kimlik kaybı sadece yolu hastaneye varacak kadar hastalanmışları ilgilendiren bir tehlike değil. Hepimizi ilgilendiren bir durum. Olduğumuz kişi ile olmak istediğimiz, olduğumuzu sandığımız ya da öyleymiş gibi yaptığımız kişi arasındaki derin uçurum var ya… İşte hepimiz palas pandıras düşüyoruz o uçurumdan aşağı. Bizim büyük trajedimiz bu! Kendini dilediğince gerçekleştirememiş insanlarız. Fiziksel olarak bir yerlere kapatılmasak da, toplumsal normlara ya da kendi içimizde bir yerlere tutsağız ve bu sınırlar bizim kendimize ulaşmamızı zorlaştırıyor. Kimlik kaybı dediğimiz bundan daha fazlası değil zaten. Hepimizin yüzü Misafir’deki çamurdan yüzler gibi, çatlaklarla dolu. O çatlaklardan sızan var ya, işte odur belki asıl biz dediğimiz şey.

Oysa biz ufak kazançlar uğruna çok önemli bir şeyi, kendi hakikatimizi kaybederiz, özümüzden uzaklaşırız. Halbuki bir çocuk düşerek öğrenebilir yürümeyi ancak. Koşabilmek için de önce yürümesi gerekir.

Rol yapmanın insan davranışlarını, düşüncelerini ve kimliğini değiştirebildiği Stanford Hapishane Deneyi’nde kanıtlanmış bir şey. Bu durumda kitabı yazmadan önce psikoloji, delilik, tımarhaneler gibi konularda araştırma yapmanız gerekti mi?

Elbette. Bu tür bir romanı yeterince araştırma yapmadan yazmaya kalkamazdım zaten. Ama sadece Misafir için değil, bütün romanlarım öncesinde ciddi bir hazırlık dönemim olur benim. Romanlarımın genelinde psikolojik bir altyapı var. Bunun hazırlığını yapabilmek için, okumalar, röportajlar yaparım. Misafir özelinde doktor ya da hasta olarak akıl hastanesine yolu düşmüş pek çok kişiyle görüştüm. Tabii ben burada kendi hastanemi kurdum ama o hastane, hayatın hakikatlerinden muaf sayılmaz.

Misafir’de Esin ve Rikkat “düşmek” olgusuyla ayrı ayrı mücadele ediyorlar. Bir noktada Rikkat’in annesi, kızına “Düşsen sırf kalkmayı değil, düşmekten utanmamayı da öğrenirdin. Yeniden ağlamayı da belki,” diyor. Düşmekten neden utanır ve korkarız? Korkmamayı ve utanmamayı nasıl öğrenebilir ve öğretebiliriz?

Toplum bize kazanmayı öğretir. Kaybetmekten çok korkarız. Ve bu yolda, yani kazanmak için her şeyin mubah olduğu anlatılır bize. Oysa biz ufak kazançlar uğruna çok önemli bir şeyi, kendi hakikatimizi kaybederiz, özümüzden uzaklaşırız. Halbuki bir çocuk düşerek öğrenebilir yürümeyi ancak. Koşabilmek için de önce yürümesi gerekir. Hayat uzun bir mutluluktan ibaret değildir. O kısa sıçrayışları yaşayabilmek, anlayabilmek için zıddından da haberdar olmamız gerekir. Düşmek, kaybetmek, acı çekmek vs. Bunlar hayatın doğasında var. Bunları yaşamadan, bunları yaşayan kendimizle barışmadan, kendimizi o halimizle de sevmeyi öğrenmeden, kendimize merhamet etmeden olmaz, olamaz. Elbette düşeceğiz. Düştüğümüz yerde yaralarımızı sarıp acılarımızı dindireceğiz. Ve sonra kalkıp yeniden yürüyeceğiz. Hayat budur ve bu haliyle güzeldir. O sonsuz mutluluk hikâyeleriyse, sadece hikâye. Mükemmel olmak zorunda değiliz. Zaten mükemmel diye bir şey de yok. Sadece bunu hatırlamamız gerekir.

Nermin2
Nermin Yıldırım – Fotoğraf: Ali Altuntaş

…uyanış anlarını, en çok onları anlatmayı seviyorum. Bu toplumun çocukluğundan beri hizaya çekmek için yiyip bitirdiği kadınların o zincirleri kırmaya karar verdikleri anları. Zincirin gürültüyle parçalanışını…

Misafir’in en güzel yanlarından biri karakterlerin mükemmellikten uzak olmaları. Edebiyatta, bilhassa Türk edebiyatında kadın karakterlerin belli kalıplara sokulabildikleri düşünülünce, bu bilinçli olarak dikkat ettiğiniz bir şey miydi? Karakterlerinizi kurgularken etkilendiğiniz ya da ilham aldığınız kişiler oldu mu?

Hayatta siyah beyazlar yok, griler var. İnsan dediğimiz mahluk iyiyle kötünün mücadelesinden doğurur kendini. İçinde ikisini de barındırır, her şeyi zıddıyla barındırır. Velhasıl bir karakter oluştururken onu salt iyilikle ya da kötülükle donatamam. En umulmadık insanın en umulmadık işi yapmasına izin veririm. Çünkü hayat böyledir, hayatta da böyledir. Bende salt günahsızlar ya da salt günahkârlar olmaz. İyisiyle kötüsüyle, bütün karmaşıklığıyla insanlar olur.

Kadınlara gelince… Sözünü sakınmayan, kimselerden korkmayan, korksa da geri durmayan, yapacağını yapmaktan vazgeçmeyen güçlü kadın karakterler kurmayı seviyorum. Kendilerinden beklenmeyeni yapan, kimsenin ne düşündüğünü umursamayan, kendini gerçekleştirmeye çalışan… Ama bu bize dayatılan hayatı da görmezden gelmiyorum elbet. Onu da, yani çeşitli sebeplerden dolayı bütün bunları yapamayan kadınları da anlatıyorum. Ve uyanış anlarını, en çok onları anlatmayı seviyorum. Bu toplumun çocukluğundan beri hizaya çekmek için yiyip bitirdiği kadınların o zincirleri kırmaya karar verdikleri anları. Zincirin gürültüyle parçalanışını…

Misafir’in her bölümü ayrı bir alıntıyla başlıyor. Sizce kitabı en iyi tanımlayacak alıntı ne olabilir?

İçerideki alıntılardan biri değil bu ama içeride alıntı kullanmasaydım romanın en başına koymayı planladığım bir dize vardı. Ece Ayhan’ın Anahtarlar şiirinden bir dize: “İçerdekiler içerlerde, dışardakiler dışarlarda kalmışlar.

Bu aralar hangi kitapları okuyorsunuz? Son zamanlarda okuyup çok etkilendiğiniz kitaplar var mı?

Şu an Tarık Tufan’ın yakında çıkacak yeni romanını okuyorum. Dün Yavuz Ekinci ve Burhan Sönmez’in yeni romanlarını aldım, sırada onlar var. Son dönem keşfedip çok beğendiğim yazarsa Javier Cercas.

Son olarak, sırada sizin için neler var?

Uzun bir yazı döneminden çıkmış biri olarak, şimdi bol bol okuyacağım, izleyeceğim, ruhumu besleyeceğim.

 

*Nermin Yıldırım’ın yeni romanı Misafir‘i artık tüm kitabevlerinden alabilirsiniz!

**Yazımızı beğendiniz mi? O zaman eski röportajlarımızdan Zeynep Solakoğlı – Portakal Kız‘a göz atmak isteyebilirsiniz 🙂

More from Zeynep Sen

Neşe Türkeş: Çocuklar İçin Müzikli Masallar

Neşe Türkeş çocuklara müzik kültürü, tarihi ve insan hakları gibi konuları öğreten...
Read More

1 Comment

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir