Ottessa Moshfegh

Fotoğraf: Krystal Griffiths
Ottessa Moshfegh ile, Eileen adlı romanıyla Man Booker Ödülü’ne aday gösterildiğinde tanıştık. Eileen’in Türkçe çevirisinin Hep Kitap’tan çıkmasının ardından da Moshfegh ile romanın karanlık dünyası üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

Eileen kısmen de olsa küçük bir kasabadaki bir ıslah evinde geçiyor. Romanını böyle katı ve baskıcı bir ortamda konumlandırmaya nasıl karar verdin?

Romanda ana karakterim Eileen’in boğazlanıyormuş gibi hissettiği, kasabanın, evinin ve çocuklar için ıslah evinin ona sürekli olarak baskı uyguladığı bir dünya yaratmak istedim. Hikâyeyi New England’da küçük bir kasabada konumlandırmamın nedeni de benim de böyle bir kasabada doğup büyümüş olmam. Sosyal hayata dahil edildiğiniz noktada, beyninizin yıkanması ve içinde yaşadığınız kültüre uygun davranmak üzere şekillendirilmek özellikle küçük kasabalara özgü bir durumdur. Ve New England’ın kendine has, tutucu bir düşünce yapısı vardır; tarihine baktığınızda göçmenlerin vakti zamanında gelip toprağı yerlilerden çaldıklarını görürsünüz ve bunun, toprağın ruhuna işlemiş olmasına karşın kimse bu konu hakkında konuşmaz. Belki şimdilerde bu meseleye biraz değiniliyor olabilir ama bölgede yine de “Hepimiz Tanrı’nın gözünde tek bir halkız, en doğru olanı yapıyoruz, fakat bu noktaya gelmek için tamamıyla insanlık dışı, kötü şeyler yaptık” hissi hakimdir. Romandaki ıslah evinin de aynı mantıkla yönetildiğini düşünüyorum; çocukların yanlış bir şey yaptıklarında hapsedilip sürekli aşağılanmalarından daha hasta bir şey olabilir mi? Kitabı okurken Eileen’in de aynı duruma maruz bırakıldığını görüyorsunuz. O, çocukluğunda ihtiyaç duyduğu sevgi ve desteği hiçbir zaman görmemiş, bunun yerine baskı altında ve sürekli eleştirilerek büyümüş. Dolayısıyla, romanda yarattığım dünya Eileen’in nasıl biri olacağını, çocukluğunu, gençliğini ve profesyonel hayatını nasıl bir ortamda geçireceğini çözmeye çalışırken ortaya çıktı. Ve tabii bu süreçte, onu yetiştirenlerin berbat bir kadınla alkolik ve ahlaksız bir polis olduğunu da hesaba kattım.

Rebecca karakteri hikâyeye dahil olduktan sonra Eileen’e bir çıkış yolu sağlamış oldun. Sence Eileen gittikten sonra Rebecca bu ortamın bir parçası olmaya devam etti mi ve bu ortama uyum sağlayabildi mi?

Bence sanatın temel amacı şudur: İnsanlara zannettiklerinden daha özgür olduklarını ve kendilerine koydukları sınırlamaların illaki doğru olmadığını ve gerek spiritüel evrimle gerekse bir yerden ya da bir ilişkiden kendini kopararak aslında bir çıkış yolu bulmanın mümkün olduğunu göstermek. Rebecca da bu açıdan, başka bir hayatın olasılığını temsil ediyor. Hikâyeyi Eileen anlattığından, Rebecca işin içine girdiğinde okuyucuya neredeyse Eileen’in uydurduğu bir fantezi gibi geliyor; inanılmaz cazibeli bir kadın, tıpkı bir film yıldızı gibi, aynı zamanda saf bir güzellik ve insanı kendi çıkarları için kullanıp ona her istediğini yaptırabilecek bir arkadaş. Bunların yanı sıra Rebecca’nın kadınsılığının tehditkâr olmayan bir yanı da var, zira hep Eileen’in tarafında. Mesela barda geçen, yerel bir-iki herifin Rebecca’ya asıldığı, Eileen yanında olduğu için ona da asıldıkları bir sahne var. Rebecca’nın bu adamları idare edişi, cinsel gücünü Eileen’i dışlamadan kullanışının bir örneği. Bu durum Eileen için çok ilginç çünkü ona kadınsal gücün ne kadar üstün bir şey olduğunu gösteriyor. Öyle ki bunu Rebecca hayatına girmeden evvel anlayabilmesi mümkün değil. Rebecca’dan önce Eileen, ıslah evindeki ergen gençlerle ya da buradaki gardiyanlardan biriyle ilgili fanteziler kurmakla yetiniyordu. O, kadın olmanın yalnızca bir hizmetkar olmak anlamına gelmediğini, başkalarından daha az değerli ya da daha az hakka sahip olduğu anlamına gelmediğini ancak Rebecca geldiğinde anlayabildi. Bu durum romanda önemli bir dönüm noktası, zira Eileen’in dünyayla olan ilişkisini tamamıyla değiştiriyor.

Eileen kasabadan ayrılmanın hayalini sıklıkla kuruyordu fakat bunu ancak Rebecca’nın gelişiyle gerçekleştirebildi. Sence Rebecca ile hiç tanışmasaydı bunu başarabilir miydi?

Emin değilim. Ama hikâyenin temelinde bilinmeyen bir şeyler yattığının farkındayım. Şu da var ki Eileen her şeyi 50 yıl sonra, gelecekten anlatıyor. O yüzden “Zaten gitmeyi planlıyordum, gitme hazırlıkları yapıyordum, para biriktiriyordum,” gibi şeyler dese bile doğruları çarpıtıyor olabilir. Neleri söyleyip neyleri gizlediğini biz, okuyucu olarak bilmiyoruz. Size “Gerçekleri anlatmaya çalışacağım,” diyen bir anlatıcınızın olmasının kötü yanı da bu işte. Eileen’in anlatısında egosunun rolü büyük. Geçmişi hakkında oldukça savunmacı. Yani yalan söylüyor olabilir. Kasabayı terk etmek Rebecca gelene dek aklına gelmemiş olabilir. Kim bilir?

Dediğin gibi Eileen yaşananları aradan 50 yıl geçtikten sonra anlatıyor. Buna karşın geçmişte yaşananlar kronolojik bir sırayla anlatılıyor ve Eileen olabildiğince detay vermeye çalışıyor. Kitabında böyle bir anlatım yapısı kullanmaya nasıl karar verdin?

Olayları gerçekleştikleri anda anlatsaydım kitabın sıkıcı olabileceğini düşündüm. Çünkü o zaman aradan 50 yıl geçtikten sonra Eileen’in yapabileceği öz değerlendirmeden feragat etmem gerekecekti. Bu yapı okuyucuya hem Eileen’in 1964’teki halini görme olanağını tanıyor hem de okuyucunun karmaşık bir bakış açısını deneyimlemesini sağlıyor. Çağdaş bir romanda olması gereken en önemli unsurlardan biri bu bence. Açıkçası 1964’te geçiyormuş gibi davranan bir roman yazmak istemedim. Bu, harcadığım vakte değecekmiş gibi gelmedi. Doğrusu anlatımla biraz oynamak istedim; geleneksel kurallara bağlı kalan ama yine de bir açıdan bana ait olan bir hikâye yazmak istedim. Aslında yapmaya çalıştığım, ana karakterin psikolojisine dair, onun dahi göremediği birtakım şeyleri okuyucunun görmesine izin vermekti; tıpkı ağzımızdan kaçırdıklarımızın aslında gerçek düşüncelerimizi ortaya çıkarması gibi. Bunun, okuma sürecini daha ilginç kılmasının yanı sıra, okurun ana karakterle daha kolay özdeşleşmesini sağladığı kanısındayım.

Eileen 2016’da Man Booker Ödülü’ne aday gösterilmişi. Adaylığından bu yana bir yazar olarak senin için neler değişti?

O zamandan bu yana ikinci bir roman bitirdim. Fakat bu adaylığın beni yaratıcı anlamda etkileyip etkilemediğinden emin değilim. Şu da var ki mahremiyetine düşkün bir insan olarak birden kendinizi eleştiri yağmuruna tutulmuş vaziyette bulmanın, herkesin her dediğinizi tek tek ayıkladığını görmenin çok tuhaf bir deneyim olduğunu söylemeliyim. Çünkü o zaman eve gittiğinizde “Şimdi ne yapacağım?” derken buluyorsunuz kendinizi; herkes sizi izliyor ve dünya nazik bir yer değil. Bir nebze başarılı oldunuz mu, insanlar sizin gerçek bir birey olduğunuzu unutuyor ve hakkınızda ne isterlerse söyleyebilecekleri hissine kapılıyorlar. Bu esnada ben de dünyayı biraz fazla şiddetlice reddederek aşırı tepki göstermiş olabilirim. Man Booker’dan sonra azıcık depresyona girdiğimi kabul etmek zorundayım. Tek istediğim yalnız kalmaktı ve olanları kaldıramayacağımı hissediyordum. Ama sanırım bir sonraki kitabımı bitirebilmek için böyle hissetmem gerekiyordu. Yazar olmak ve kitaplarınızın yayınlanıyor olması çok tuhaf ve kişisel bir şey aslında; kendinizle olan ilişkinizin ve dünyada nasıl var olmak istediğinizin bir yansıması gibi. Baksanıza, kitap Türkiye’de basıldı, şimdi de Japonya ve Çin’de çıkacak. Kesinlikle çok acayip, duygusal bir deneyim. Bir noktadan sonra romanım artık benim değilmiş gibi geliyor bana.

Bu arada Homesick for Another World adlı bir öykü kitabın da yayınlandı. Öykü yazarlığının, roman yazarlığından farkı nedir?

Öyküler, romanlardan çok başka yaratıklar. Bir taraftan onları yazmak çok daha zor, öteki taraftan onlarla baş etmek daha kolay. Çünkü bir öyküyü bir anda yaratıp sonra yalnızca 30 sayfanızı alacak başka bir şey üzerinde çalışabilirsiniz. Bu, 200 sayfalık bir şey üzerinde çalışmaktan çok farklı bir deneyim. Öykülerin en zor tarafı her şeyi olabildiğince ekonomik şekilde aktarmaya çalışmak; okura en fazla bilgiyi en az kelimeyle verebilecek o birkaç cümleyi yaratabilmek. Sonuçta roman yazarken çok daha geniş bir alana sahipsiniz ve dolayısıyla daha özgürsünüz. Dürüst olmak gerekirse öykü yazarlığını geride bırakmışım gibi hissediyorum. Yeni bir roman bitirdim ve öykü kitabımı iki yıl önce bitirdiğimden beri tek bir öykü dahi kaleme almadım. Sanırım önümüzdeki dönem tamamıyla romana ayrılmış olacak.

Yeni romanından kısaca bahsedebilir misin? Ne zaman yayınlanıyor?

2018 yazında çıkacak. 2000 yılında, 11 Eylül’den önce, New York’ta, Manhattan’da geçiyor. Bir sene kış uykusuna yatarak psikolojik acısından kurtulmaya çalışan bir kadının hikâyesini anlatıyor. Kadın bunu son derece sorumsuz bir psikofarmakoloji uzmanına başvurarak ve avuç dolusu hap yutarak yapmaya kalkışıyor. Anlayacağın bir sene boyunca bir dolu ilaç alıyor ve işler hiç de düşündüğü şekilde gelişmiyor.

Bitirmeden sorayım, bu aralar ne okuyorsun? Bizlere tavsiye edebileceğin bir kitap var mı?

Biliyor musun, son zamanlarda hiçbir şey okuyamadım. Bir yandan yazıp bir yandan okumakta çok zorlanıyorum. Yazarken okuduğum şeyler genellikle sıkıcı araştırma kitapları oluyor. Bir de geçenlerde Los Angeles’ta korkunç bir fırtına oldu ve boydan boya cam olan ofisimi su bastı. Bir de üstüne hiç rafım olmadığından tüm kitaplarım sırılsıklam oldu. Bu şehre neredeyse bir yıl önce taşınmış olmama rağmen neyse ki kitaplarımın çoğu Boston’da depoda, o yüzden kaybım çok da büyük değil. Onun dışında geçen gün Shirley Jackson’ın Dark Tales’ına başladım. Bu bir öykü koleksiyonu ve editörü kitaba giriş yazısı yazmamı istedi. Kitabı daha önce okumamıştım ama hakkında konuşulduğunu duymuştum. Hatta bir-iki kişi yazılarımın onlara Shirley Jackson’ı hatırlattığını söylemişti. Dark Tales’ı kesinlikle tavsiye ediyorum.

 

 

 

 

More from Zeynep Sen

Neşe Türkeş: Çocuklar İçin Müzikli Masallar

Neşe Türkeş çocuklara müzik kültürü, tarihi ve insan hakları gibi konuları öğreten...
Read More