Polonya’nın Yüzü

 

Hokkadan bu sene dünyanın en büyük ikinci kitap fuarı olan Londra Kitap Fuarı’na katıldı. Londra Kitap Fuarı’nın en güzel yanlarından biri her yıl farklı bir ülke seçmesi ve o ülkenin en değerli yazar ve şairlerini dünyaya tanıtması ve edebiyat tarihini incelemesi. Geçmişin önemli yazarlarıyla çağdaş edebiyatçıları aynı çatı altında toplayan bu proje, fuarın vazgeçilmez unsurlarından biri. 2018 Londra Fuarı’nın bu seneki gözde ülkesi Baltik Devletlerini oluşturan Litvanya, Estonya ve Letonya’ydı. Aslında yapmamız gereken hakkında pek az şey bildiğimiz bu üç ülkenin edebiyat dünyasına dalmak olmalı. Ancak fuarın ilk günü yapılan odak ülke ünvanı teslim seremonisine katıldıktan sonra, geçen senenin odak ülkesine hiç değinmemek olmaz. İşte karşınızda 19. yüzyıldan beri çeşitli işgallere uğramış olan Polonya’nın karanlık tarihi ve muhakkak okunması gereken yazarları.

Karanlık Bir Geçmiş

Polonya’nın edebiyatına nelerin şekil verdiğini anlamak için önce tarihinin nasıl şekillendiğine bakmamız gerek. Polonya 19. ve 20. yüzyılın çoğunu ya işgal altında ya da başka bir ülkenin himayesi altında geçirdi. Fransız Devrimi’ni takiben kısa bir süreliğine Napolyon’un kuvvetlerinin eline geçti. Bundan sonraysa bir müddet Rus Çarı’nın egemenliği altına girdi. Gerilla savaş taktiklerine başvurarak Rus kuvvetlerini topraklarından def eden Polonyalılar Birinci Dünya Savaşı’na girdiklerinde cumhuriyeti ilan etmişlerdi. Polonya Cumhuriyeti Birinci Dünya Savaşı’ndan sağ salim çıkmayı basardıysa da İkinci Dünya Savaşı’nda bir yarısı Almanya, bir yarısı da Sovyetler Birliği tarafından işgal edildi. Bu, Polonya için son derece kanlı bir dönemin başlangıcıydı. İşgal süresince Naziler, 2,9 milyon Polonyalı Yahudi’yi ve 2,8 Polonyalı’yı katletti. Nazi kuvvetleri Polonya’dan çekilirken çıkan Varşova Ayaklanması’ndaysa 150.000-200.000 kadar Polonyalı daha öldü. Savaş sona erdiğindeyse Stalin Londra’ya sığınmış olan Polonya hükümetini görmezden gelerek ülkeyi himayesi altına aldığını belirtti. Polonya 1952’ye dek Sovyetler Birliği’ne bağlı kaldı. Bu, ülkede sansürün ve politik baskının, ağır cezaların hâkim olduğu bir dönemdi.

Hepten Karanlık Bir Edebiyat

19. yüzyıldan beri çeşitli ülkelere bağlı yaşayan Polonyalı edebiyatçıların daima bir kimlik arayışı içinde olmalarına şaşmamak gerek. Ne de olsa baskının, sansürün ve işgallerin sık görüldüğü bir ülkede halka bir kimlik oluşturacak gücü verebilecek yegâne kişiler yazarlar. Zaten Polonya’daki Krakov Meydanı’nda bir hükümdarın ya da cumhurbaşkanının heykelinin değil de ünlü Romantik şair Adam Mickiewicz’in heykelinin olmasının sebebi bu değil midir? Polonya’da sayıları gitgide artan Romantik şairler, 19. yüzyıla gelindiğinde Polonya’yı İsa gibi devamlı acı çeken bir devlet olarak göstermeye başladılar. Polonya’ya üfledikleri bu ruh hem benliklerinin bir parçası haline gelmiş olan geçmişlerini yansıtıyor hem de Polonya’ya bir amaç vermeye, bir yol çizmeye çalıyor belki de.

18. yüzyılda, Polonya uzun zamandır ilk defa bağımsızlığına kavuştuğunda, ülke genelinde avangart edebiyatın örnekleri türemeye başlamıştı. Sanat dünyası ferahladıkça yazar ve edebiyatçılar yeni bir yön bulmak ve yeni bir kimlik belirlemek için ihtiyaç duydukları alana kavuştular. Ancak maalesef bu rahat dönem İkinci Dünya Savaşı’yla son buldu. İşgal dönemi pek çok edebiyatçının ölümü, sürgünü ya da kayıplara karışmasıyla sonlanmıştır. Örneğin ünlü yazar Bruno Schulz, Yahudi kökenli olduğundan, ekmek almış eve dönerken Nazilerce vurularak öldürüldü. Kızıl Ordu’nun Polonya’ya doğudan girmesiyle de yazar Ignacy Witkieciz intihar etti. Düzinelerce genç şair ve yazar Varşova Ayaklanması sırasında hayatını kaybetti. Anlaşılan Naziler’in ve Sovyetler Birliği’nin çifte işgalleri, Polonyalı edebiyatçıların eserlerine nesiller boyu konu olacak olmasına şaşmamak gerek.

Krakow Meydanı’ndaki Adam Mickiewicz Heykeli

1945’ten sonra Sovyetler Birliği, yazarlar üzerinde büyük politik baskılar uygulamaya başladı. Sansür hat safhadaydı. Eserlerini bastırmak isteyen yazarlar onları ya yurt dışına göndermek zorunda kalıyorlardı ya da gizlice ülke sınırları içinde bastırıyorlardı. Buna karşın bu dönem Polonya edebiyatının altın çağıydı. Kim bilir, belki de yıllar yılı baskı altında olmuş olan edebiyatçıların isyanıydı bu. Bu dönemde Czeslaw Milosz, Zbigniew Herbert ve Wislava Szyburska gibi yazarlar boy gösterirken, Slawomir Mrozek ve Jerzy Grotowski gibi avangart tiyatrocular hızla ün kazanmaya başladılar.

Polonya’nın bağımsızlığını tekrar kazanmasıyla edebiyat yeniden yön değiştirdi. Ancak bu sefer yazarların yöneldikleri ya da ortaya koydukları belli bir çeşit eser yoktu. Zira artık edebi kimliklerini keşfetmek için uzun zamandır sahip olmadıkları bir özgürlüğe sahiptiler. Kimileri yine tarihi konulara yönelirken kimileri polisiye romanlara el atarak Polonya’nın dünyanın en iyi polisiye eserlerini ortaya koymasına aracı oldular. Kimileriyse kurguyla, kurgu dışı romanları birleştirerek bambaşka kitap türleri yarattı. Ortak bir kimliğe gelince; anlaşılan o ki bu, artık sınırsız özgürlüğe sahip olan okuyucuya kaldı.

Geçmişten Önemli Yazarlar

Czeslaw Milosz

1911’de doğan Milosz, Polonya’nın en önemli şair, yazar, çevirmen ve diplomatlarından biri. Milosz, Nazi işgali altındaki Polonya’da Naziler’den gizli verilen yer altı derslerine katıldı, fakat ülkedeki direniş hareketine, kısmen liderlerinin fazla sağcı olduğunu düşündüğünden, kısmen de kendini güvenceye almak istediğinden katılmadı. Ancak pek çok Yahudi vatandaşa yardım edip onları Naziler’den saklamaktan da geri kalmadı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ülkesi Sovyetler Birliği’nin himayesi altına girince Paris ve Washington D. C.’ye kültür ataşesi olarak atandı. Fakat Sovyetler Birliği’nin gerçek yüzünü gördükten sonra, 1951’de ABD’ye sığındı. Amerika’da yaşadığı yıllar boyunca yazmaya devam etti. İngilizceye tamamıyla hâkim olmasına rağmen eserlerini yalnızca Polonyaca olarak kaleme aldı. 1953’te başyapıtı Tutsak Edilmiş Akıl (Monokl Yayınları, 2017) raflardaki yerini aldı. Günümüzde bir klasik sayılan kitap anti-Stalinist eserlerin önde giden örneklerinden biri. Milosz 1961-1998 yılları arasında Berkley Üniversitesi’nde profesörlük yaptı. 1970’de ABD vatandaşı oldu, 1980’deyse Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandı. O zamana dek Polonya’da pek bilinmeyen yazarın eserleri, Nobel’i kazanmasıyla ülkede anında yasaklandı. Milosz ancak Demir Perde’den sonra ülkesine dönebildi, senede belli aylar Polonya’da yaşamaya başladı, belli aylardaysa ABD’ye döndü. 2004’te hayata gözlerini yumdu.

Wislawa Szymborska

Wislawa Szymborska 1923’te doğan bir yazar, şar ve çevirmen. Bir şiirinde, şiir okuyucularının 1000’i geçmeyeceğini belirtmiş olmasına karşın Some Like Poetry (Şiiri Seveler de Vardır) eseri ülkede rekor satarak düzyazı eserleri satışlarını bile geride bıraktı. 1939’de, Milosz gibi yeraltı derslerine katılarak eğitimine devam etti ve böylece yok edilmeye çalışan Polonyalı kimliğine sahip çıkmaya çalışmıştı. 1943’te bir demiryolu işçisi olarak çalışmaya başladı. Yazmaya da bu dönemde başladı. Ortaya koyduğu ilk eserler sosyalist bir ruhu ortaya koysa da Sovyet Birliği’nin egemenliğini takiben bu ruhtan uzaklaştı. Szymborska’nın pek çok şiiri yeniden yorumlanarak popüler kültüre dahil edilmiştir. Mesela Nothing Twice (Hiçbir Şey İki Defa Olmaz) adlı şiiri bestekar Andrzey Monkowski tarafından bir şarkıya çevrildi. Lucja Prus bu şarkıyı 1965’te sahnede söyledi, 1994’teyse rock sanatçısı Kora bir albümünde yeniden yorumladı. Bunun üzerine şiir Polonya’nın dört bir yanında bilinir oldu. Szymborska son yıllarında caz sanatçısı Polonyalı Tomasz Stanko’yla birlikte çalışarak çeşitli şiirlerini müzik parçalarına çevirdi. Bu parçalar 2013’te Wislawa Albümü adı altında çıktı. Nobel Edebiyat Ödülü’nü 1996’de kazanan Szymborska 2012’de hayatını kaybetti. Hâlâ yaşıyor olsaydı, şiirlerini müzikleştiren bir sanatçı olarak iki sene önce Bob Dylan gibi müzisyen Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanmış olması hakkında ne derdi, acaba?

Joseph Conrad

Zannedilenin aksine Joseph Conrad İngiliz değil de Polonyalı bir yazardı; tam adı Joseph Conrad Korzeniowski’ydi. 1857’de doğdu ve 1886’da İngiltere vatandaşlığına geçti, hayatı boyunca kaleme aldığı tüm eserleri İngilizce yazdı. Conrad artık ilk modernistlerden biri sayılmakta. Eserleri F. Scott Fitzgerald, Ernest Hemingway, William Faulkner, George Orwell, Gabriel Garcia Marquez ve J. M. Coetzee gibi pek çok önemli edebiyatçının çalışmalarını etkiledi. Yazarken Polonya’daki ve Fransa’yla, İngiltere’deki deniz kuvvetleri deneyimlerine başvurdu. Kitaplarında Emperyalizm ve Kolonyalizm gibi konuların yanı sıra insan psikolojisini keşfe çıktı. En iyi bilinen eserlerinden biri Karanlığın Yüreği’dir (Can Yayınları, 2016). Karanlığın Yüreği ilk basıldığında Chinua Achebe gibi pek çok yazar tarafından şiddetle eleştirildi. Bu yazarlar, kitabın son derece ırkçı olduğunu savundular. Oysa kitabın modern okuyucuları aslında durumun böyle olmadığını, Marlow adlı karakterle, yazarın aynı fikirde olmadıklarının unutulduğuna dikkat çekerler. Unutulan bir başka şey Conrad’ın Belçika yönetimindeki Kongo’yu ziyaret ettikten sonra beyaz yönetiminin ve ırkçılığın en büyük eleştirmenlerinden birine dönüştüğü ve kitabını kısmen bunu yansıtmak için yazdığı. Ünlü yazar 1924’te, İngiltere’de öldü.

Çağdaş Polonyalı Yazarlar

Olga Tokarczuk

Olga Tokarczuk Londra Kitap Fuarı’nın tüm tanıtımlarında adı geçen yazarlardan biriydi. Günümüzde de eserleri en çok çevrilen Polonyalı yazarlardan biri Tokarczuk.

Olga Tokarczuk 1962’de doğdu. Varşova Üniversitesi’nde psikoloji eğitimi aldı, ki bu eğitimin izleri mitik romanlarında rahatlıkla görülebilir. Tokarczuk doğup büyüdüğü Klodzo Vadisi’ni ve vadinin Çek Cumhuriyeti ve Almanya’yla köklü geçmişini konu alan bir romanıyla ün kazandı. Bundan sonra yazdığı Anna in the Tombs of the World (Anna Dünya’nın Mezarları’nda) kitabı Sümer Tanrıçası Imman’ın hikâyesini yeniden yorumlarken, son kitabı The Book of Jacob (Jacob’ın Kitabı) 18. yüzyılda yaşamış sahte bir mesihin öyküsüydü. 2010’de Pirmeval and Other Times (Tarih Öncesi ve Başka Çağlar) adlı romanı sayesinde Edinburgh Kitap Fuarı’nda davet edildi. 2015’te Jacob’s Scriptures (Jacob’ın Yazıtları) ile Nike Ödülü’nü kazandı. Tüm bunların yanı sıra Oksanen’in yeni romanı Flights(Fitscarraldo Editions) Uluslararası Man Booker Ödülü’ne aday gösterildi. 2017 fuarında yaptığı konuşmalarda ve verdiği söyleşilerde Polonya edebiyatı üzerine etraflıca konuşan Tokarczuk’un şu ana dek yalnızca bir romanı, Koşucular’ı (Alabanda Yayınları, 2016) Türkçeye çevrildi.

Artur Domoslawski

1967’de doğan Artur Domoslawski uzmanlık alanı Latin Amerika ve Kuzey-Güney ilişkileri olan bir gazeteci ve muhabir. Bir yazar olarak ün kazanması araştırmasını titizlikle yaptığı devasa kitabı Ryszard Kapusanki: A Life (Ryszard Kapusanki: Bir Hayat) ile oldu. Polonya’nın en kıymetli çağdaş eserlerinden biri sayılan kitap ilk basıldığında çeşitli tartışmalara yol açtı. Zira Domoslawski, Polonya’nın en büyük gazetecilerinden biri olan Kapusanki’yi yazılarında gerçeği, politikaya ve popüler kültüre uydurmaya çalışmakla suçladı. Kapusanki’nin eşi, kitabın basımını hem bu yüzden hem de kitabın gazetecinin özel hayatıyla ilgili ortaya koyduğu gerçeklerin su yüzüne çıkmasına mâni olmak için engellemeye çalıştı. Kitap, Kapusanki’nin komünist partiyle ve hatta istihbarat örgütüyle bağlarını ortaya koymuştur. Kapusanki’nin 2007’deki ölümü üzerine gazeteci casuslukla da suçlandı.

Domoslawski’nin bundan sonra iki başyapıtı daha oldu. Bunlardan ilki Latin American Fever (Latin Amerika Ateşi) adlı eseri. Bu, Küba, Şile, Arjantin, Peru, Brezilya ve Kolombiya’daki karışık sosyo-politik yapıyı inceleyen bir kitap. Yazarın ikinci başyapıtıysa Death in Amazon (Amazon’da Ölüm) adlı, Brezilya, Peru ve Ekvator madencilik endüstrisinin suç faaliyetlerinin, küresel politikalarla bağlarını ifşa eden bir eser. Domoslawski’nin kitapları henüz Türkçeye çevrilmedi.

 

*Bu yazının önceki bir versiyonu Paz Dergisi’nde yayınlanmıştır.

 

Tags from the story
, ,
More from Zeynep Sen

Ann Patchett

Amerika’nın önemli yazarlarından biri olan PEN/Faulkner ödüllü Ann Patchett’in yeni romanı ‘Hep...
Read More

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir