Sevin Okyay: Ara Sıra ve Daima

Harry Potter serisinin, Jeannette Winterson’ın kitaplarının, Philip Pullman’ın ve daha pek çok önemli eserin çevirmeni, gazeteci ve eleştirmen Sevin Okyay yeni kitabı Ara Sıra ve Daima (Günışığı Kitaplığı) karşımızda. Okyay, Hokkadan’la Haluk Bilginer’den, Ece Ayhan’a, Mina Urgan’dan, Tarkan’a ve Murathan Mungan’a kadar hayatına dokunan dostları ve tanıdıkları üstüne yazdığı kitabı üstüne sohbet ediyor.

Ara Sıra ve Daima’da gazetecilik kariyerinizde yazdığınız, dostlarınızın, çalışma arkadaşlarınız ve akrabalarınızın anılarını anlatıyorsunuz. Bu portreleri ilk ne zaman ve nasıl yazmaya başladınız?

Utku (Başkadem) ile konsere gitmiştik. Utku daha 5 yaşındaydı. Amcası (Hüseyin Başkadem) yıllardır Afyon’da caz festivali yapan bir divane olduğu için 5 yaşındaki çocuğu Ornette Coleman konserine getirmiş. “Fidanları soldurmamak adına başka bir konsere getirseydin,” dedim, orada İbrahim Ferrer vardı. O da, “O Afyon’da neler dinliyor, bir bilsen,” dedi. Oğlan geldi, oturdu, amcası öyle dediği için de çok seviyormuş gibi duruyor. Çok tatlıydı. Fakat arada boyuna oyun oynamaya kalkışıyor, en sonunda elleriyle kulaklarını tıkadı. Amcası, “Ne oldu?” diye sordu. Oğlan da, “Çok güzeldi, dayanamadım,” dedi. O âna dek dayanmıştı yani. Bu sefer biz gülmeye başladık. Coleman da herhalde ne olduğunu anlayamamıştır. Sonrasında bu olayı yazmaya karar verdim. İlk portremi böyle yazdım.

Haluk’un (Bilginer) ilk söyleşisini ben yapmıştım. Gene Haluk hakkında bir portre yazdım. Sonrası nasıl devam etti, bilmiyorum. Herhalde okuyucular yazıları beğendi, bana da cumartesi günleri bu yazıları yazmaya devam etmem söylendi. Portrelerde genellikle kendi istediklerimi yazmışımdır. Ama ender olarak benden belli birini yazmamı istedikleri de olmuştur. Gazetecilik neticede. Bir de vefat edenlerin, arkalarından bir selam gönderdiğim yazılarım var. O kadar da çok kaybettiğimiz dost var ki. Eskiden bu kadar çok olmuyordu gibime geliyor. Hatırlamak için bir vesile oluyor.

Peki, bu portreleri bir kitapta bir araya getirme fikri nasıl çıktı? Kitabın oluşum sürecini biraz anlatabilir misiniz?

Fikir aslında Müren Beykan’dan çıktı. Bu portreleri, özellikle portrelerdeki bazı insanları çok sevdiğimi biliyordu. O portreleri toplamaya başladım. ON8 Blog’da benzer yazılarım da vardı. Onların içinden birkaç tanesini seçtik. Radikal’in kültür-sanat sayfasında yazdığım birtakım portreler vardı. Onları da bulup üstüne yirmi civarında yeni portre yazdım. Yeniler, biraz daha güncel insanların portreleri…

Kitabın içine koymamayı seçtiğiniz portreler oldu mu? Bu seçimi nasıl yaptınız?

Oldu tabii. Hepsini koysaydık zaten kitap çok daha kalın olurdu. Seçerken ana kriterim, “Ben bunları elime alsam okumak ister miydim?” sorusuydu. Ama seçimleri Müren’le beraber yaptık. Yani bu süreçte yayınevinin çok katkısı oldu. Onları dinledim, çünkü yayınevi benim için dost bir yer. Bütün kültür-sanat insanlarında olduğu gibi, iş vesilesiyle tanışmıştım yayınevi ekibiyle. Ama sonra dost olduk. Müren de öyle, Mine (Soysal) de öyle… Zaten Müren’in teşviki olmasa bu kitap kesinlikle ortaya çıkmazdı.

Sevin Okyay

Portrelerde sevdiğiniz insanlar için ilginç bir terminoloji kullanıyorsunuz. Örneğin, Tarkan gibi birtakım kişileri “uzaylı” olarak tanımlıyorsunuz? Bunun sebebi ne? Bu tanımlarınızda fantastik çevirilerinizin etkisi görülebiliyor denebilir mi?

“Elf” dediklerim de vardır. İyi anlamlara geliyor elbette bu kelime seçimlerim. “Harry Potter”ın dışında, “His Dark Materials” serisinin iki cildini çevirmiştim. 1 ve 2 çok güzeldi, bu arada. Oradaki Will benim için, Ursula K. Le Guin’in Ged karakteriyle birlikte fantastik edebiyatın en iyi erkek karakteridir. Onların bir huyu vardır ki, yansıtmaya çalıştım bunu; bir yerde oturup sesini çıkarmazsan insanlar seni fark etmiyor. Sahiden fark etmiyorlar. Le Guin bunu cadılardan alıyor tabii. Cadıların böyle bir güçleri ve marifetleri var. Eğer ses çıkarmazlarsa, müdahale etmezlerse, orada olduklarını diğer cadılar hariç kimse fark etmez. Bu dediklerime yarı inanıyorum bu arada!

Ara Sıra ve Daima’da bir sürü farklı insanın hikâyesini paylaşıyorsunuz. Ama sizin bu kişilerle anılarınız da içine yoğun bir şekilde işlenmiş aslında. O halde Ara Sıra ve Daima aynı zamanda bir anı kitabı olarak düşünülebilir mi? Kitabınızı nasıl tanımlarsınız?

Bunu bana söyleyen çok oldu, başta Müren olmak üzere. Gerçi bu onun hoşuna gitti. Halbuki ben bunu kendim okurken fark ettiğimde, “Ya, kadın oturup kendini anlatmış diye düşünecekler! diye korktum. Anılarımı bayağı törpüledim. Epey anı çıkardım, bu azaltılmış hali. Ben aslında bu kitabı bir üçlemenin parçası olarak düşünüyorum: İlk Romanım, Pınar’ın (İlkiz) yaptığı söyleşi (Hakikaten) ve bu. Çünkü sonunda benim bir portrem hakikaten ortaya çıkıyor.

İlk Romanım’dan laf açılmışken; Ara Sıra ve Daima yazdığınız ilk kitap değil. Bunların farklı eser türleri olduğu düşünülünce, hangisi sizin için daha zordu?

Hakikaten-Sevin Okyay Anlatıyor’u Pınar İlkiz yazmıştı. Ona ancak konuşarak katkıda bulundum. Onun yazılmasının zor olduğu, bu kadar ince bir kitabı bitirebilmek için Pınar’ın 3 yıl uğraşmış olmasından anlaşılıyor. Kitap yazılırken ya hastaydım ya başka bir iş vardı. Devamlı bir şey çıkıyordu. Konuşmak için vakit bulmakta zorlandık. Ötekini (İlk Romanım) yazmak buna kıyasla daha kolaydı çünkü otobiyografi de değildi. İstediğim gibi değiştirebiliyordum. İstersem uydururum.

Sevin Okyay ve Müren Beykan

 Peki, kitabınızdaki portrelerden, yazması sizin için en zor olanları hangileriydi?

Ölen bazı arkadaşlarım için yazdıklarımdı. Onlar çok zordu. İsmail Bey (İsmail Hakkı Şen) gibi çok yakın arkadaşım olmayan, uzaktan çok sevdiğim insanları bir nebze burada tutabildiğimi düşünerek, bir mektup yazarmış gibi yazarak –ki bazıları mektup formatında– hem daha kolay yazabildim hem de hayırlı bir şey yaptığımı düşündüm.

Yazdığınız kitapların yanı sıra bol miktarda çeviriniz var. Çeviriyle olan ilişkiniz sizce dille olan ilişkinizi nasıl etkiledi?

Hep sevdiğim yabancı kitapları kendi dil güzellikleri içinde, Türkçe olarak insanlara sunmak istemişimdir. Hep de onu yapmaya çalıştım. Bunu yapmaya çalışırken hiç de kolay bir şey olmadığını anladım. Çevirinin tabii belli kuralları var. Doğru ve iyi olması için yapılması gerekenler var. Bunların hepsine uymaya çalışırım.

Kutlukhan’la (Kutlu) Ankara’ya gitmiştik bir keresinde. Mütercim Tercümanlık bölümü çağırmıştı. Sanat ya da ifade şekli hakkında hayatımda duymadığım şeyler soruyorlardı bize. Sonunda hocaya –çok da tatlı, genç bir kadındı– “Pardon, bizim bunları bilmemiz gerekiyor muydu?” diye sordum. “Yok, yok,” dedi, “Sizin değil, bizim bilmemiz gerekiyor.” Biz Allah’tan onları düşünmek zorunda değildik. Yoksa çeviri, korkarım elimizden kaçardı. Bu konunun benim için bu kadar önemli olmasının sebebi şu ki, burada çok iyi bazı yazarların kitapları, tamamen yayınevlerinin hatasıyla, böyle bir çeviriyi yapamayacağını bildikleri insanlara, sırf maddi çıkar yüzünden veriyor. O zaman da söz konusu kitaplar satmıyor, beğenilmiyor. Bence bunun bir cinayetten farkı yok.

Son yıllarda çeviri edebiyatında bayağı bir artış oldu aslında. “Nitelikle çeviri” yine azınlıkta olsa da artık buna el atmaya açık daha çok insan var. Sizce bu artışın sebebi ne?

Şöyle düşünmek isterim; dünya edebiyatına karşı ciddi bir merak ve sevgi demeyi isterim. Ama doğrusu pek de inanmıyorum. Olabilir ama nerede olabilir, biliyor musun? Çok umut veren küçük yayınevleri var. Bütün küçük yayınevleri iyidir demek istemiyorum, ama bazıları daha fazla umut veriyor. Yıllardır ayakta kalmayı başaran, ayakta kalacak güçleri olan küçük yayınevleri… Onlar için sahiden de geçerli olabilir. Yayınevlerinin belki dediklerini kabul ettirebilecek, sahiden edebiyat seven insanları var. Onların da katkısı oluyordur.

Şu âna kadar imza attığınız onca çeviri içinde sizin için en zoru hangisiydi?

Alberto Manguel ile Gianni Guadalupi’nin Hayali Yerler Sözlüğü’ydü. Çok uğraştık onun için. Kutlukhan’la üç buçuk yılda çevirdik. Selahattin Özpalabıyıklar gibi iyi bir editörümüz vardı. Tüm bunları bizim kadar bilen ve hatırlayan biriydi. Kitabın ortasında, bu çeviri asla bitmeyecek diye ciddi ciddi düşünmüşümdür. Hatta, Enis Batur da düşünmüş olacak, çünkü, “Arkadaşımın kitabını bitirin –Manguel’le iyi arkadaş olmuşlardı– yoksa bir sonraki Harry Potter’ın çevirisini başkasına vereceğim,” demişti bana. Tehdit ve şantaj…

Onun haricinde, Gergedan’dan çıkan bir Bruno Schultz çevirim vardı. Hakikaten, hayatımda böyle zor şey görmedim. Bir paragrafında beş gün uğraşmışımdır herhalde. Çevirdikten sonra hâlâ emin olmadığımdan editörüm Ömer Madra’ya götürdüm. “Bravo,” dedi, “doğru yapmışsın.” Hiç beklemiyordu… 

Harry Potter’ları oğlunuzla çevirdiğinizi söylemiştiniz. Kendisiyle aslında birkaç kitap çevirdiniz. Biriyle birlikte çeviri yapmak nasıl bir deneyim?

Berbat bir şey. Başkalarını bilemem ama biz şöyle çalışıyorduk: Ben daha önce yalnızca Yıldırım Türker’le çalışabilmiştim bu şekilde. Ama onunla altyazı yapıyorduk. Neyse, ikinci kitapta son yüz sayfa kalmıştı. Oğluma, “Yapar mısın?” diye sordum. Ondan sonra üçüncü kitapta anlaştık ve bölümleri “bir bana, bir sana” olarak ayırmaya başladık. Nedense bütün giriş bölümlerini Kutlukhan yapmış. Quidditch’leri de o yaptı çünkü çok basit bir oyun olduğunu, nesini anlamadığımı anlamadığını söyledi. Şiirleri ben çevirdim. Altıncı kitapta tam anlayamadığım bir yer vardı; Dumbledore ile bir mağaraya giriyorlardı. Onu Kutlukhan’a verdim. Karşılığında onun bir bölümünü aldım. Sirius’un ölümünü kendim yapmak istedim. Çünkü onu çok seviyordum. En sevdiğim karakterdi. Rowling birinci dereceden bir karakteri öldüreceğini söylemişti. Editörümüz o zaman Ayça Sabuncuoğlu’ydu. Ona, “Duymak istemiyorum,” dedim. O da bunu, “Öğrenemiyorum,” sanmış. Bir gün telefon çaldı, açtım. “Sirius,” dedi. “Ne Sirius’u?” diye sordum. “Ölen kim diye sormuştun ya,” dedi. Rowling’e mektup yazıp, “Zaten iki tane sevdiğim karakter vardı, ikincisini de öldüreceksen söyle, çevirmeyeyim,” diyeceğim diye tutturdum. Lupin’di ikincisi. Kutlukhan da, “Yahu bunlar kadının karakterleri, kimi isterse öldürür,” diyor bana. En sonunda haddimi bildirdi, Rowling’e hiçbir şey yazmadım ama, “Madem Sirius ölüyor,” dedim, “bari benim elimde ölsün.”

Şu anda hangi kitapları okuyorsunuz? Bizlere neleri tavsiye edebilirsiniz?

Valla şu anda tavsiyede bulunamam, çünkü hep çevirmem gereken kitapları okuyorum. Polisiye okuyorum, çünkü Cinayet Masası diye on dokuz yıllık bir programım var. Programa kitap seçmek için bazen farkında olmadan daha önce okuduğum kitapları okuyabiliyorum ya da kötü bir kitap okuyabiliyorum. Çünkü seviyorlar. Mesela, kötü bir yazar olduğu halde Dan Brown kitaplarını seviyorlar. James Patterson da öyle. Çift imzalı, büyük ihtimalle artık kendisinin yazmadığı kitapları var. Ama onun dışında genellikle iyi kitaplar okumaya, çevirmeye çalışıyorum. Yarışmaların final öncesi listelerine giriyorum, o kitapları getirtiyorum. Yıllar sonra Latife Tekin yeni bir kitap çıkarırsa elbette okurum. Sevdiğim şairleri de okurum. Mesela Şükrü Erbaş’ı.

Son olarak, Ara Sıra ve Daima yeni çıktı. Onun haricinde NTV’de üç programınız var. Bunların dışında başka projeleriniz var mı?

Proje değil henüz ama aklımda bir fikir var. Bu kitabın üstünde çalışırken çok ünlü olmayan bazı kişilerin portreleri çıktı ortaya. Bunlardan aslında çok güzel kısa hikâyeler çıkabilir. Küçük, dikkate değmeyen hayatlar hakkında belki hikâyeler yazabilirim. Romana cesaret edemem. O çok büyük bir sabır ve disiplin işi.

 

More from Zeynep Sen

SALT Araştırma

SALT Araştırma İstanbul’un görsel sanatlar, mimari ve tasarım, Türkiye’nin sosyekonomik gelişimi gibi...
Read More

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir