Shakespeare and Company

1951’de George Whitman’ın Paris’te açtığı kitabevi kısa sürede Allen Ginsberg, William S. Burroughs, Anaïs Nin, Richard Wright, William Styron, Julio Cortázar, Henry Miller ve James Baldwin gibi isimlerin uğrak yerine dönüşür; Paris’te kalacak yeri olmayan yazar, sanatçı ve entelektüellere sorgusuz sualsiz kapılarını açmayı da kendine görev bilir. Ancak Whitman’ın, konuklarından ricası, kitabevinde birkaç saat çalışmaları, günde bir kitap okumaları ve Whitman’a anı olarak bir sayfalık biyografilerini bırakmalarıdır. Whitman, Shakespeare and Company Kitabevini, geçici de olsa, ev olarak benimseyen bu kişilere “tumbleweed/çalı topağı” diye hitap etmeye başlar. 2011’de ölen Whitman arkasında kitabevine dair devasa bir arşiv bırakır ve böylece, kitabevinin işletmesini devralan kızı Sylvia Whitman, partneri David Delannet ile birlikte bu arşivi bir kitapta toplamaya karar verir. Bu noktada devreye Amerikalı editör Krista Halverson girer; “Shakespeare and Company, Paris: A History of the Rag and Bone Shop of the Heart” kitabını derleyen ve bu vesileyle kitabevine bağlı bir yayınevi de kuran Halverson, bizimle kitapçının kafesinde buluştu ve sorularımızı cevapladı.

Öncelikle, editörlüğünü üstlendiğin Shakespeare and Company’nin kitabından biraz bahsedebilir miyiz? Bu projeye dahil olmaya nasıl karar verdiğini ve sürecin nasıl geliştiğini biraz anlatır mısın?

Amerika’da yaşarken edebi bir derginin, Zoetrope’un editörlüğünü yapıyordum. İşimden ayrılıp Paris’e gelmiştim. Burada altı hafta kadar kalmayı planlıyordum. Fakat altı hafta üç aya dönüştü. Kış geldiğindeyse yapacak bir şeyler arayışı içine girdim. Yeni insanlarla tanışmak istiyordum. Ve böylece Shakespeare and Company’de gönüllü çalışmaya başladım. Projeye gelecek olursak… Aslında kitabevinde çalışmış birtakım kişiler bu konu üstünde çalışmaya başlamışlar fakat başka sorumlulukları da olduğundan buna pek de odaklanamamışlar. Tabii biraz yol kat edilmiş ama George Whitman’ın arşivi o kadar büyük ki; 100 yıla yakın bir dönemi kapsayan kutular dolusu belge. Ve bunlara ilaveten tepeleme belge dolu eski bir küvet. Aslına bakarsanız kitapçıda gönüllü çalışmaya ilk başladığımda arşivden haberim yoktu. George ben kitabevine geldikten birkaç ay sonra, 90 yaşında vefat etti. Sylvia ve David onun ansına bir şey yapmak istiyordu; kitap fikri zaten aklında vardı ve öyle ki bu kitabı hazırlamak için en doğru zamandı. Böylece arşivi organize etmeye koyulduk. Projeye ben de girişmiş oldum ve tabii en başta binlerce belgenin varlığından ve ortaya neler çıkacağından bihaberdim. İşin komiği ben her bir kutunun içindekileri taramayı bitirdiğimde David devasa, yeni bir kutuyla çıkageliyordu ve hep “Bu sonuncusu” diyordu. Böyle koca bir kutunun içindekileri okumak, kronolojik sıraya koymak, neyin saklanıp neyin atılacağına karar vermek bile en az bir ayımı alıyordu. O yüzden gerçekten de ‘son kutuya’ varmamız bir yıldan fazla zaman aldı. Tüm bu belgeler arasında okuduğum en eski şey ise George’un bebeklik kitabıydı. Annesi hazırlamıştı. İçinde George’un bir tutam saçı vardı. Bunun yanı sıra George’un 10 yaşında annesine yazdığı bir mektubu buldum, Amerika’da otostop çekerek çıktığı seyahatte tuttuğu günlüğü okudum ve hatta kitapta ona da yer verdim. İkinci Dünya Savaşı’nda Grönland’da askerlik yaparken tuttuğu günce de çıktı arşivden. Anlayacağınız 1951’de kitapçıyı açana kadarki zamanı kapsayan pek çok belge vardı.

Kitapta yer almasını istediğin ama anlatıda uyabileceği bir yer bulamadığın herhangi bir materyal oldu mu?

Kitaba dahil etmeyi çok istediğim bir hikâye vardı. Biliyorsunuz kitabevi 1951 Ağustos’unda açıldı. Aynı sene ABD’deki bazı önemli gazetelerde kitabeviyle ilgili makaleler çıktı. Neyse, arşivi tararken karşıma bir mektup çıktı. Mektubu Denver’da yaşayan Lillian Popper diye bir kadın göndermişti; George’a kitabeviyle ilgili bir makale okuduğunu ve George’un olabilecek en güzel hayatı yaşıyormuş hissine kapıldığını, kendisinin bekar bir anne olduğunu, Denver’a New York’tan taşındığını yazmış. Odasını çocuklarıyla paylaşıyormuş. Mektup o kadar duygusal ve akıllıca yazılmıştı ki, kadınların o zamanlar nasıl durumlarda yaşadıklarına çok güzel ışık tutuyordu. Lillian gibi pek çok kadına böyle bir kitabevi çok bohem, çok uzak bir şey gibi geliyor olmalıydı. Mektubunda George’a özetle bundan bahsediyordu ve böyle bir hayatı yaşayanların olduğunu bilmenin dahi onu mutlu ettiğini söylüyordu. Kendisinin bunu tatma fırsatının olmamasına karşın bu kitabevinin varlığı onu mutlu ediyordu. Öylesine gerçek ve insani bir anlatımı var ki; o mektubu her okuduğumda gözlerim dolar. Kitapta bu hikayeye yer verebilmeyi çok isterdim fakat bunu yapsaydım, okuyucuyu kitabevinden ve Paris’ten uzaklaştırmış olacaktım.

Shakespeare and Company kitabını kitabevinizden çıkardınız ve bu vesileyle bir yayınevi kurdunuz. Bu kararı nasıl aldınız? Yayınevini yalnızca bir kitap için mi kurdunuz yoksa başka kitaplar da yayınlamak istiyor musunuz?

Kitabı bir sene önce Haziran ayında bitirdik. Bu Mayıs’ta da tekrar bastık. Şimdi yayınevi dahilinde bir-iki proje üstünde daha çalışıyorum. Bunlar kitabeviyle bağlantılı projeler olacak ama henüz ne olduklarını söyleyemem. Şu anda bir yayınevi olarak misyonumuzun ne olacağı üzerinde düşünüp bundan sonra neler yapacağımıza karar vermeye çalışıyoruz. O yüzden şu anda kimseden kitap başvurusu kabul etmiyoruz. Özellikle de yayınevi şimdilik yalnızca benden ibaret olduğu için. Ama bir noktada buna da başlamak niyetindeyiz ve başladığımızda bunu sitemizden duyuracağız. Burada çalışmaya başlamadan önce senede 10 bin yazı başvurusunun yapıldığı bir edebiyat dergisinde çalışıyordum. Shakespeare and Company için bu kadar çok başvuru beklemesek de yine de yüklü miktarda kitap gönderileceğini düşünüyoruz. Bununla baş edebilmek için de daha geniş bir ekibe ve yere ihtiyacımız olacak.

Bir edebiyat dergisi olan Zoetrope: All-Story’den ayrılıp kendini bir kitabevi ve yayınevinde bulmak senin için nasıl bir deneyim?

Dergiyle, Shakespeare and Company’nin kesiştiği yerler elbette var. Dergide küçük bir ekiptik. Oldukça bağımsızdık. Yayıncımız Francis Ford Coppola’ydı ve açıkçası günlük işlere çok karışmıyordu, daha ziyade bizi teşvik etmekle ve destek olmakla yetiniyordu. Dergideki sorumluluklarımla, buradakiler belli noktalarda örtüşüyor, örneğin editörlüğe ya da düzeltme okuması yapmaya burada da devam ediyorum. Dergide tasarımsal birtakım sorumluluklarım da vardı ve hatta kitabı hazırlarken bu tecrübemden bolca faydalandım. Zira kitabın kolaj tarzında olması benim için çok önemliydi. Her şeyin biraz iç içe geçmesini istiyordum.

Bahsettiğin kolaj tarzının bir parçası olarak çok ilginç bazı alıntılara da yer vermişsin. Benim aklıma ilk gelen kitabın başındaki Walt Whitman alıntısı; “Bu kitaba dokunan bir insana dokunmuş olur.” Bu alıntıları neye göre seçtin?

Walt Whitman alıntısı George’un en sevdiği alıntılardan biriydi. Sylvia da ben de kitabın açılışının bu alıntıyla yapılacağını en başından beri biliyorduk. Düşününce bu çok duygusal bir alıntı. Bu kitabevi tam böyle bir kitabevi. Buraya gelenler gerçekten bir insana dokunmuş olurlar; hem George’un kendisine hem de onun dünyayı görüş şekli ve insanların birbirlerini görüş şekline dair bir şeylere dokunurlar. Kitaplar da aynı etkiyi yaratır; onlar aracılığıyla okuyucular hem yazarlarla bağlantı kurarlar hem farklı karakterlerle hem de başka okurlarla. İşin temelinde yatan insani bağlardır.

Peki Shakespeare and Company’de yaşadığın en güzel an neydi?

Kitap üzerinde çalışırken beni etkileyen pek çok şey oldu. Bunların en başında “tumbleweed/çalı topağı” biyografileri geliyordu. Bunlardan bir tanesi depresyonla mücadele eden genç bir kadın tarafından yazılmıştı. Bu biyografi beni çok etkiledi ve bir yandan da bu kadın için endişelendim; iyi olup olmadığını ve problemleriyle baş edip edemediğini merak ettim. Sonunda internette bir araştırma yapmaya karar verdim. 70’li yıllarda 21 yaşında olan bu kadın, hayatı boyunca depresyonla mücadele etmek zorunda kaldıysa da, ihtiyaç duyduğu desteği ona veren ve onu seven biriyle tanışmış ve sonunda bu adamla evlenmiş ve çocuk sahibi olmuş. Hayatı boyunca şiirler yazmaya, üretmeye devam etmiş. Tüm bunları kadının ölüm ilanından okudum. Bunları öğrendiğimde hem rahatladım hem de çok duygulandım. Bence bu bir açıdan kitabevimizin ruhunu da ortaya koyan bir hikâye. Çünkü burası satış figürleriyle alakalı bir yer değil; insanlarla ve insani hikâyelerle alakalı bir yer. Shakespeare and Company’nin bunca yıldır ayakta kalmasının hakkında bir kitap yazılmasının da sebebi bu bence. Elbette kitabevi yıldan yıla oldukça değişti. Lakin burada hâlâ o eski samimi, huzurlu, insancıl ortamı bulmak mümkün. İnsanların birbirleriyle gerçek ve derin ilişkiler kurabilecekleri bir yer burası.

Shakespeare and Company’nin ne kadar büyüdüğü, artık bir kafesi ve yayınevi de olduğu düşünülürse, bu samimi ortamı ve çalı topakları gibi gelenekleri korumayı nasıl başardınız?

Bence kitabevinin sahipleri Sylvia ve David buraya tıpkı George gibi bir aile işletmesi olarak bakıyorlar. Sylvia çocukluğunun bir kısmını bu çılgın, bohem yerde geçirdi. George çalı topaklarından Sylvia’ya bebek bakıcılığı yapmalarını isterdi. Bu açıdan bakıldığında burası aslında Sylvia için ikinci bir ev. Yaşadığı ve büyüdüğü, arkadaşlıklar kurduğu bir yer. Mekânın onun için böyle özel bir anlamı olmasının bu durumda önemli bir payı var. Aynı şekilde çalı topağı geleneğinin devam ettirilmesinin de buna katkısı var, zira buraya o genç, merak uyandıran ve romantik havayı katan unsurlardan biri. Son olarak Sylvia ve David’in işe aldığı kişileri doğru seçmelerinin büyük bir katkısı var; burada çalışanların hepsi nazik, neşeli ve yaptığı işi seven kişiler.

Son olarak, şu anda hangi kitabı okuyorsun? Raflarınızdaki kitaplardan –ki çok fazla kitabınız var, biliyorum– okurlarımıza tavsiye etmek istediğin eserler neler?

Şu anda L. P. Hartley’nin ‘Arabulucu’ adlı kitabını okuyorum. Kitap 19. yüzyılın sonu, 20. yüzyılın başında geçiyor ve sınıflar arası aşkı konu ediyor. Arada sırada kitabevimizde tüm çalışanların elinde bir kitap dolaşır. Biri o kitabı önerir de herkes okumaya başlar. Geçtiğimiz kış herkes Ursula K. Le Guin’in ‘Karanlığın Sol Eli’ni okuyordu, ki Le Guin’i herkese tavsiye ederim; inanılmaz bir yazar ve düşünürdür. Geçenlerde ise kitabevimize çok iyi bir konuşmacı geldi: Laurent Binet diye Fransız bir yazar -‘HHhH’ adlı bir kitabı var. Binet’nin konuşması yeni romanı üzerineydi. Roman Roland Barthes’ın ölümünden bahsediyor. Fakat Binet, Barthes’ın ölümünü alıp bir çeşit cinai romana çevirmiş ve işin içine de Deleuze ve Derrida gibi düşünürleri sokmuş. Ben normalde pek edebi teori kitabı okumam ama o konuşmadan sonra Roland Barthes kitapları okumaya koyuldum. Okuması nispeten daha kolay olan ‘Bir Aşk Söyleminden Parçalar’ ile başladım. Binet’nin kitabınaysa henüz başlamaya cesaret edemedim çünkü gönderme yaptığı her şeyi anlayabilecek noktada değilim. Son olarak, Larry McMurtry’nin ‘Lonesome Dove’ını çok seviyorum ve herkesin okuması gerektiğini düşünüyorum. Vakti zamanında Pulitzer Ödülü’nü de kazanmıştı. 1000 sayfalık bir destan. Bir vahşi batı hikâyesi. Kitabı sekiz yıl önce okudum. İlk iki yüz sayfası güzel, sonrasıysa insanda bağımlılık yapıyor. Hatta kardeşim kitabı bitirebilmek için işten üç günlüğüne hasta izni aldı.

Tags from the story
,
More from Zeynep Sen

Nermin Yıldırım: Misafir ve Delilik

Zamanımızın en önemli yazarlarından Nermin Yıldırım’ın yeni romanı “Misafir” normalini yitirmiş, çokça...
Read More

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir