Shida Bazyar

Shida Bazyar, ilk romanı “Geceleri Sessizdir Tahran” ile 1979 İran Devrimi’nden kaçmak zorunda kalan bir ailenin öyküsünü anlatıyor. Romanıyla Almanya’nın en önemli edebiyat ödüllerinden biri olan Ulla Hahn Ödülü’nü kazanan Bazyar ile, eserinin Türkiye turu esnasında buluştuk ve yeni çıktığı yazarlık yolculuğu üzerine sohbet ettik.

 

İlk romanın, Geceleri Sessizdir Tahran, Almanya’da basıldı ve İngilizceye çevrilmeden önce Türkçeye çevrildi. Bu durum seni şaşırttı mı? Sence romanın Türk okuyucuların ilgisini neden çekti?

Türk bir yayınevinin kitabımla ilgilendiğini duyduğumda çok şaşırdım çünkü yazarken romanımın çevrileceği gibi bir beklenti içinde değildim. Yazarken kitabınızın basılıp basılmayacağına bile emin değilsinizdir, özellikle de söz konusu ilk kitabınızsa. Bu yüzden kitabın her çevirisi benim için çok önemli. Ancak Almanya’da ne kadar çok Türk’ün yaşadığını göz önünde bulundurunca, Türkçe çevirisinin ayrı bir yeri var diyebilirim. Belki de bu yüzden romanımla Alman ve Türk okur kitleleri arasında bir bağlantı olduğunu hissediyorum.

Romanında İran Devrimi’ni ele almaya nasıl karar verdin? Seni bu döneme çeken neydi?

Romanımı yazmadan önce hep kısa öyküler kaleme alırdım. Şimdi geriye dönüp baktığımda bu öykülerin romanıma bir nevi hazırlık olduğunu görebiliyorum zira öykülerimdeki karakterlerin birçoğu romanımdaki karakterlere çok benziyor. Aynı şey öykülerimde işlediğim konular için de geçerli. Bu dönem aslında hep ilgimi çeken bir dönem olmuştu ancak dürüst olmak gerekirse bu konuda yazacak kadar cesur değildim. 1979 Devrim’i nasıl olup da aklıma takıldı, onu yazmak istediğime nasıl karar verdim, bilmiyorum. Ama devrimin, anne-babamın hayatlarının büyük bir parçası olmuş olduğu doğru. Kısmen bu yüzden bu hikâyelerin unutulmaması gerektiğini düşündüm, özellikle Almanya’da ve Alman edebiyatı dahilinde bu tarz hikâyelere pek de rastlanmadığını düşününce. Geçen sene bu tarz bir-iki esere rastladığımı hatırlıyorum. Ama elimizde bu bir avuç eser, film ve hikâyeden fazlası olması gerektiğini düşündüm.

Romanın kısmen anne ve babanın hikâyeleri üzerine kurulu olduğunu söyledin. O zaman hikâyenin tarihi değerinin yanı sıra senin için biyografik bir değeri de olmalı…

Evet. Dışarıdan bakıldığında kitabın anne ve babamın hikâyesi olduğu söylenebilir. Ama aslında karakterler annem ve babamdan da diğer aile fertlerimden de çok farklıdırlar. Yani ailem romanımın yalnızca başlangıç noktasıydı. Ne de olsa bu kurgusal bir eser.

Romanda Beshad ve ailesi devrimi takiben Almanya’ya kaçmak zorunda kalıyor. Bu durum,  karakterlerinin yurtsuzluk, yalnızlık, ait olma ve sürgün gibi kavramlarla tanışmalarına ve gerçek evlerinin neresi olduğunu sorgulamalarına yol açıyor. Sence bu karakterlerin ‘evleri’ gerçekte neresi?

Bence bu kaçmak zorunda kalan bir neslin cevaplamakta çok zorlanacağı bir soru. Yaptıklarının onlar için ne kadar zor olmuş olduğunu tahmin bile edemiyorum. Neticede uzakta da olsalar eski ülkelerinin hâlâ evleri olduğuna ya da yeni ülkelerine ve içinde yaşadıkları yeni topluma ait olduklarına karar vermeleri gerekti. Bu kararı bir şekilde almaları gerekiyordu. Ama onlardan sonra gelen nesil, mesela benim neslim, aynı soruyla yüzleşmiyor. Bu ülkede doğduğumuz için baştan beri iki kültüre ait oluyoruz.

Peki, kitabın geçtiği dönemle ilgili nasıl bir araştırma yapman gerekti? Biraz bu süreçten bahseder misin?

Romanı yazarken tarihi gerçekleri hiçbir şekilde değiştirmemeye özen gösterdim. Verilere bağlı kalmak istedim. Dolayısıyla bolca okumam gerekti ve bir o kadar da film izledim. Ayrıca o dönemden kalma fotoğrafları ve resimleri inceledim. Mesela, Naid’in televizyonu açtığında ne gibi şeylerle karşılaşacağını çözmek için 1980’ler Almanya’sında nasıl reklamların yayınlandığını inceledim. Ama araştırma sürecimin tartışmasız en ilginç tarafı annem ve babamla yaptığım röportajlardı.

Yine bu süreçte, örneğin yaptığın röportajlar karakterlerini ya da roman kurgunu etkileyip herhangi bir şeyi değiştirmene sebep oldu mu?

Röportajlarım sırasında beni en derinden etkileyen şey direnişin bir parçası olan bu insanların davalarına nasıl bir tutkuyla bağlı olduklarını görmekti. Onların özel hayat diye bir şeyleri yoktu. Hayatlarındaki en önemli şey politik eylemleriydi. Bakınca bu çok da kişisel bir şey gibi gelmiyor ama araştırmaya başladığımda karşılaşmayı beklemediğim bir şeydi ve böyle bir şeyin nasıl olabileceğini anne-babamla röportaj yapmaya başlayana dek tam olarak kavrayamadım. Annem ve babam, haliyle, artık o günlerdeki gibi değillerdi ve kızları olarak ben, onları büyük devrimciler olarak görmüyordum. Ama böyle bir geçmişe sahip olduklarını kavramak tuhaf bir deneyimdi. Bir kere bunu anladıktan sonra yaratacağım karakterlerin de böyle olmaları ve düşünmeleri gerektiğini çözmek güç olmadı. Zira bu karakterler davaları için hayatlarını ortaya koymaya hazır olmalıydılar. Sanırım araştırma sürecimin kitabıma kattığı en önemli şey buydu.

Romanını yazarken nasıl bir yol izledin? Her şey önceden planlı mıydı kafanda?

Kitabı yazmaya başladığımda karakterlerimin nasıl insanlara dönüşeceklerine dair en ufak bir fikrim yoktu. Kimin ne yapması gerektiğini, ne zaman, nereye gitmesi gerektiğini biliyordum ama onun dışında karakterleri yazarken yaratıyordum. Bu yüzden kitabı yazmaya romanın sonundan başlamak benim için çok faydalı oldu. İlk yazdığım kısım romanın 2009’da geçen bölümüydü. Sonra 1989’da geçen kısmını, sonra 1999’u, en son da kitabın 1979’da geçen ilk bölümünü yazdım. Bu romanın içinde daha geniş bir yapı oluşturmama, hikâyeyi daha iyi anlatabilmeme ve bir yandan da her şeyi yerli yerine oturtup karakterlerin birbirleri için ne anlama geldiklerini çözmeme yaradı. Bu benim için yepyeni bir deneyimdi. Daha önce de hiç denemediğim bir şeydi. Kitabı bu şekilde yazmam gerektiğini hissettim, o kadar.

Daha önce hep kısa öyküler yazdın. Senin için hangisi daha zor; öykü yazarlığı mı yoksa roman yazarlığı mı? Kendini artık bir roman yazarı olarak mı görüyorsun yoksa öykülere döner misin?

Bence bu noktada bir öykü yazarından ziyade romancıyım. Kısa öykülerde her şeyin, tek bir cümlenin dahi ayrı bir önemi vardır. Her kelimenizi etraflıca düşünmeniz gerekir. Açıklama yapmaya çok da fazla zaman ayıramazsınız. Roman yazmanın benim için en keyifli yanı acele etmeden yazabilmekti; sahneleri uzun uzadıya keşfedebilmekti. Bu bir nevi özgürlüktü. Roman yazarken karakterlerinize o kadar farklı özellikler yükleyebiliyor, onları o kadar farklı durumlara sokabiliyorsunuz ki… İşin bu yanından büyük bir keyif aldım doğrusu.

 

Romanının farklı dillerde yayınlanmış olması heyecan verici. Peki çeviri edebiyatı hakkında ne düşünüyorsun? 

Açıkçası genellikle Alman eserlerini okumayı tercih ediyorum, zira Almanca yazılan kitaplarla dil aracılığıyla doğrudan bir bağlantım olduğunu hissediyorum. Okuma dili benim için çok önemli. Yazı tarzını takdir ettiğim o kadar çok Alman yazar var ki. Bu, her zaman eserlerini sevdiğim anlamına gelmese de yazı şekillerini seviyorum. Dolayısıyla da çeviri edebiyatına çok yanaşmıyorum. Çeviri okuduğumdaysa kendimi çevirinin iyi olup olmadığına karar vermeye çalışırken ya da kitabın iyi olmasının orijinal metinden mi yoksa çevirinin başarılı olmasından mı kaynaklandığını çözmeye çalışırken buluyorum.

Yazar olmaya nasıl karar verdin?

Yazar olmak kendimi bildim bileli hayalimdi. Ama bu hayali uzun bir zaman ciddiye almadım çünkü çocukken, mesleğiniz yalnızca doktor, öğretmen gibi gözle görülür, elle tutulur meslekler olabileceği gibi bir izlenime kapılırsınız. Böyle düşünmeye şartlanmışsınızdır. Benim için dönüm noktası üniversitede yaratıcı yazarlık okuyabileceğimi keşfetmekti. Bu Almanya’da çok yaygın bir şey değildir. Ülkede yalnızca iki üniversite yaratıcı yazarlık dersleri veriyor. Oysa mesela Amerika’da durum farklı. Fakat çoğu ülkede üniversiteler yaratıcı yazarlık diye bir eğitim vermez. Uzun lafın kısası, yazar olmak isteğimi bunun eğitimini alabileceğimi fark edene dek ciddiye almadım.

Etkilendiğin yazarları ve eserleri de soralım o halde.

Beni derinden etkileyen bir eser varsa o da Marjane Satrapi’nin çizgi romanı Persepolis’tir. Kitabı 14 yaşındayken okudum. Böyle bir hikâyeyle bir romanda, üstelik bir çizgi romanda karşılaşmak, hem de bu tarz hikâyelerin bulunmadığı Alman edebiyatının ortasında karşılaşmak benim için özel bir deneyimdi. Bu tarz hikâyelerin normalde Alman edebiyatının bir parçası olmadığını görmekse beni “Geceler Sessizdir Tahran”ı yazmaya itti. Çünkü bu türde hikâyelerin Alman edebiyatının bir parçası olabileceğine inanıyorum.

 

Son olarak, senin gibi genç ve yeni yazarlara vermek istediğin bir tavsiye var mı? 

Bence yazdıklarını okumaktan keyif almaları çok önemli; eserlerini başkalarının keyif alması için yazmaktansa kendilerinin keyif almaları için yazmaları… Bu yaratıcı yazarlık dersleri alırken bizzat öğrenmem gereken bir şeydi: Başkası için değil, kendin için yazmak.

More from Zeynep Sen

Doğayı Korumak İsteyenlerin Okuyabilecekleri En İyi Kitaplar

Son yıllarda her televizyonu açtığımızda yeni bir faciayla karşılaşıyoruz: seller, kuraklıklar, fırtınalar,...
Read More

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir