Ufuk Barış Mutlu: Sanat ve Bilim

Ufuk Barış Mutlu eserlerinde fizik ve kimyaya sıklıkla başvuran bir yeni medya sanatçısı ve tasarımcı. Mutlu, Hokkadan’la bilimle, sanatın birbirlerini nasıl besledikleri, bilimin sergilerine nasıl yön verdiği ve ilk tasarım kitabı Balta, Makas, Çekiç hakkında sohbet ediyor.

Ufuk Barış Mutu – Fotoğrafçı: Zeynep Özkanca

Sanat kariyerine başladığında portfolyon illüstrasyonlar ve grafik tasarım çalışmalarıyla doluydu. Ancak artık bir medya sanatçısısın. Artık endüstriyel üretim teknikleriyle, materyalleriyle ve dokularıyla bile çalışıyorsun. Bu geçiş ve gelişim nasıl oldu?

Çizim yapmayı hep severdim. Benim için kendimi ifade etmenin en iyi yollarından biriydi. Sonraları; plastik sanatlar, sanat tarihi ve bunların yorumlamalarının nerelere varabileceğini düşünmeye başladım. Mesela geleneksel bir heykel yaparken; bronzun erime sıcaklığını, nasıl kalıplanıp döküldüğünü merak etmeye başladım. Tüm bunlar, işin fizik ve kimya tarafına büyük bir ilgi duymamı sağladı. Pozitif bilimin sanatın içinde olduğunu fark etmeye başladım. Bir noktadan sonra ilgilendiğim bu üretimle, sanatı nasıl birleştirebileceğimi soruyordum.

Sanat bana yeni bilimsel bulguların oyun alanı gibi geliyor, özellikle de medya sanatları. Belki de hemen ana akıma ulaşamayacak bilimsel keşiflerin kamuya hızlıca ulaşmasının bir yolu. Sanat bu kapasiteye sahip aslında.

Bilgi Üniversitesi’ndeki ilk senemin bitirme projesi için bir analog projeksiyon makinesi yapmıştım. Eski bir Sovyet projektörünü modifiye edip tamamen soyut görseller gösterebilecek bir cihaza çevirmiştim. Bunu yaparken, “tasarım eğitimi alıyorsak işin fiziksel kısmını biraz görmeliyiz” mesajını vermek istemiştim. İlk medya sanatı işimi o zaman, hiç farkında olmadan yaptım. Bunun bir sanat akımı olduğunu, bu zeminde işler ortaya koyan sanatçılar olduğunu görünce alanın benim için çok uygun olduğuna karar verdim. Çünkü sanat için üretiyorsun ama aslında onun mühendisliğini yapıyorsun. Sanırım beni medya sanatlarına çeken bu oldu.

Sence bilimle, sanat birbirlerini nasıl besliyorlar?

Bu ayrı bir röportajın konusu bile olabilir… Sadece görsel sanatlar üstünden konuşursam, sanat ve bilim çok eskiden beri birbirlerine bağlılar aslında. Eskiden büyük Rönesans ustaları boyalarını kendileri yaparlardı. Boya yapmak için bitkileri tanıman lazım. Pigment üretmek için kimya bilmen lazım. Sadece tuvalini yapmak için bile temel marangozluk bilmen gerekli. Yine büyük ustalar, anatomiye ilgi duyarlardı. Bu kadavra seanslarına kadar giderdi. Bu sanat ve bilim bağını ilk çağlara kadar götürebiliriz. Modern dönemleri soracak olursan; “kabul edilen” en yeni sanat türü olarak fotoğrafçılığı ele alalım. Bu tamamen kimya ve fizik kavramları üzerine ortaya çıkmış bir sanat dalı. Optik prensipler, hazırlanmış bir filmin kimyasallarla tab edilmesi… Düşündükçe daha çok batıyorum ve ayıramıyorum sanat ile bilimi.

Sanat bana yeni bilimsel bulguların oyun alanı gibi geliyor, özellikle de medya sanatları. Belki de hemen ana akıma ulaşamayacak bilimsel keşiflerin kamuya hızlıca ulaşmasının bir yolu. Sanat bu kapasiteye sahip aslında.

NASA’dan etkilenerek Deniz Derbent ve Erdem Kahraman’la birlikte yaptığın 6 kinetik heykel var. Bu heykellerde NASA sana nasıl ilham verdi?

Bu işleri Sónar Festival için üretmiştik. Festivalin o yılkı teması uzayla bağlantılıydı. Yakın zamanda NASA, üç boyutlu modellerinin bir kısmını içeren bir arşivi genel kullanıma açtı. Ve yine o günlerde SpaceX ile NASA’nın Curiosity programları gündemdeydi. Tüm bunlar bizi uzayla ilgili bir proje yapmaya itti. İnsanlığın, uzay teknolojilerindeki konumunun bir noktada kullanılabiliyor olması gerektiğini düşünüyorduk. Yani ilk defa Mars’tan bu kadar iyi veriler alabiliyoruz, ilk defa bir özel şirket uzay araştırmalarında bu seviyelere gelebiliyor. Projemizin tüm bunlara ve fazlasına bir sitayiş olmasını istedik.

İlüzyonskope

Peki ekim ayında yaptığınız “Centralized” projesinin çıkış noktası neydi?

Centralized’ı anlatmaktan keyif alırım ama bunu asıl anlatması gereken kişi işin sanatçısı ve yönetmeni Candaş Şişman. Berlin’deki Dystopie Festival için çok kısa sürede, çok iyi bir şekilde geliştirdiği bir duyu enstalasyonu. Candaş, festivalden bir süre önce arayıp bazı konulara destek olup olamayacağımı sordu. Kendisini ve üretimlerini çok sevdiğim için memnuniyetle kabul ettim. Projenin halihazırda var olan konseptinden ziyade üretim aşamasına dahil oldum. Mekanik kısımlarını Erdem (Kahraman) ile birlikte çözdük.

Medya sanatı işleri genellikle tek kişilik üretimler değiller. Çok fazla disiplini içlerinde bulunduruyorlar. Mesela “Centralized”; ses mühendisliği, elektronik, yazılım, talaşlı imalat, koku ve hatta cam işçiliği içeren bir proje. O yüzden Candaş, bir sanatçının yanı sıra proje için bir orkestra şefi olmak zorundaydı. Farklı farklı insanların birlikteliğinden yararlandı, ki çoğu medya sanatı işi bunu gerektiriyor. İşin bence en güzel taraflarından biri de o.

Türkiye’de çok ciddi bir üretim kültürü var Bunu lisans eğitimimin başlarında keşfettim…erel üretimi insanlara nasıl fark ettirebilirdim? Bununla alakalı bir proje yapmak istedim.

O halde bir yeni medya fikri kurguladıktan sonra üretim aşaması nasıl gelişiyor? Süreci biraz anlatabilir misin?  

Yapılmayı bekleyen fikirlerimin durduğu, devamlı büyüyen bir listem var. Demin de dediğim gibi medya sanatı aslında biraz mühendisliğe benziyor. Yapacağın iş için bir üretim planlaması yapman gerekiyor. Hangi malzemeleri kullanacaksın, çizimini yaptığın şey gerçek hayatta nasıl çalışacak, örneğin kullanacağın motor kaç kilo kaldıracak… Tüm bunları düşünmek gerekiyor. Bu noktada işin maliyetini, hangi disiplinlerden faydalanabileceğini, ne kadar süreye ihtiyacın olduğunu çözüyor oluyorsun. O zaman bir ekip kurup iş bölümü yapar hale gelebiliyorsun. Sonra süreç ve üretim takibi yapman gerekiyor.

İlüzyonskope Sergisi

Bu anlattıkların bana eski sanatçıların stüdyolarını hatırlattı. Hani eski ustalar büyük bir eser üstünde çalışırlarken bir kısmını asistanları yapardı ya?

Biraz onun gibi ama medya sanatlarında kimse asistan değil. Çünkü birinden yardım istiyorsan büyük ihtimalle o işin bir uzmanına gidiyorsun. Mesela Gaia Gallery’de Deniz Derbent ve Doruk Kumkumoğlu ile birlikte “İllüzyonoskop” isimli bir sergi açmıştık. Küratörü Ebru Yetişkin yeni medya sanatları ve eski sinema teknikleri üstüne araştırma yapan bir akademisyen, İTÜ’de bir profesör. Proje fikirlerini onunla konuştuğumuzda işin içine akademik bir bakış açısı getirebiliyordu. O yüzden belki de yeni medya sanatının farklı merkezler üstünde ilerleyen bir iş olduğunu söylemek doğru olacaktır.

2016’da ilk kitabın olan “Balta, makas, çekiç”i bastın. Bu Anadolu el aletlerinin kültürel araştırmasını ve incelemesini yapan bir eserdi. Kitabı yazıp hazırlamaya nasıl karar verdin? Fikir nereden doğdu?

Türkiye’de çok ciddi bir üretim kültürü var Bunu lisans eğitimimin başlarında keşfettim. Ben bunu bu denli geç fark ettiysem, “bu konularla hiç ilgisi olmayan kişilerin haberleri bile yoktur” diyerek bunu nasıl değiştirebileceğim üstüne düşünmeye başladım. Yerel üretimi insanlara nasıl fark ettirebilirdim? Bununla alakalı bir proje yapmak istedim.

Balta, Makas, Çekiç

Şehirde endüstriyel mekânlarla gerçekten yaşayan alanlar iç içe. İstanbul’da ise diyalogların sıcaklığı bambaşka.

İnebileceğim en temel konu olarak, biçimleri yıllardır değişmeyen el aletlerini seçtim. Bir gün anneannemin eşyalarını karıştırırken –ki çok ilginç şeyleri olduğundan bunu yapmayı severdim– balkonunda bir balta buldum. Ve biçiminin alıştığımızdan farklı olduğunu gözlemledim. Bunun üstüne Karaköy’de el aletleri satan yerlere girdim. Türkiye’deki baltaların biçimlerinin, Avrupai baltalarınkinden farklı olduğunu fark ettim. O yaz bir arkadaşımla küçük bir Trakya turu yaptık. Bazı köylere uğradık, nalburlarla ve sıcak demir ustalarıyla sohbet ettim. Arkadaşım, bunun üstüne dedesinin bir nalbant olduğunu söyleyip atölyesindeki birçok eski el aletlerini bana hediye etti. Daha sonrasında kısa süreliğine Bulgaristan’a uğradım ve buradaki el aletlerinin, Türkiye’dekilere benzediklerini gördüm. Üniversitede son seneme başlayınca bu araştırmamı akademik bir projeye dönüştürmeye ve projede balta, makas ve çekiç olmak üzere üç temel el aletine odaklanmaya karar verdim. Anadolu el aletleri üstüne başka hiçbir akademik araştırma bulamayınca da projenin çıktısının bir kitap olmasını istemeye başladım. Bu aletlere ek olarak, aletler ve kullanıldıkları el sanatları arasındaki korelasyona da odaklanacaktım.

Balta, Makas, Çekiç Sergisi

Peki kitabın hazırlanış süreci nasıldı?

Ciddi bir araştırma sürecine girdim. Bazı kurumlardan destek aldım. Beni en çok destekleyenlerden biri Bursa Kent Müzesi’ydi. Müzenin deposunda fotoğraf çekip bulguları dokümante etme fırsatım oldu. Zamanla proje okulun da desteğini kazanıp iyice ciddileşti. Bir noktaya kadar projenin kitaplaşması içime sinmemişti. Aklım bir çeşit kültürel modernleştirme ve tekrar piyasaya sürme projesine takılmıştı. Yani bu tarihi tasarımları, modern üretim ile çağdaş pazara açmaya. Ama bu çalışmanın alacağı zaman fazlaydı ve bu sebeple askıya aldım. Tez danışmanımın da tavsiyesiyle tekrar kitaba yöneldim. Kitabı hazırlarken karşıma çıkan tüm el aletlerini fotoğraflayıp, ebatları ile belgeledim. Modellemelerini yaptım, tipolojilerini çıkardım. Özellikle Bursa’daki ustaların üretim tekniklerini not ettim. Çok da farkında olmadan arkeolojik ve antropolojik bir araştırma yaptım aslında. Konuştuğum ustaların neredeyse hepsi son kuşaktılar. Bir balta üretmek için bir-iki mesailerini harcıyorlardı. O yüzden tipolojik modelleri çizerken “belki gelecekte bu kültürel aletlerin biçimleri, modern teknikler ile tekrar üretilebilir” umuduyla hareket ettim. Mesela İsveç’e has bir balta vardır ve İsveç’in kültürel miraslarından biri olarak kabul edilir. Belki romantik bir fikir ama belki bir gün bizim el aletlerimiz de benzer bir kültürel değeri görürler.

“Across the Line” Sergisi’nin kataloğunda şöyle bir alıntın var: “Şehirde endüstriyel mekânlarla gerçekten yaşayan alanlar iç içe. İstanbul’da ise diyalogların sıcaklığı bambaşka.” Sence İstanbul’un diyaloglarını en iyi özetleyen ya da örnekleyen eserler neler olabilir?

Önce en iyi özetleyen cümleyi söyleyeyim: “Çay içer misin?” Ben çay sevmezdim. Ama çalıştığım ustaların teklifini reddetmemek için çay içmeye alıştım. Bence İstanbul’un en sıcak diyaloğu gerçekten de bu. Yeni gittiğin bir dükkânda, oraya geleli daha beş dakika olmasına rağmen “Gel, sana bir çay ısmarlayayım,” denmesi.

Sanat eserlerine gelecek olursak bence yine medya sanatı işleri. Çünkü içerisinde çok fazla disiplin var ve gerçekten İstanbul’un kalbinden çıkmadan bütün üretimlerini yapabiliyorsun. Bazen Karaköy’den çıkmana bile gerek kalmıyor.

Sonar Festivali Sergisi’nden

Bir sanatçı ve tasarımcı olarak sanat ve tasarım kitaplarını okur musun yoksa bunlardan etkilenmemeyi tercih mi edersin? Neden?

Başka sanatçıların işlerini elbette takip ediyorum çünkü bizimki küçük bir kitle aslında. Medya sanatı kürasyonları nadiren yapılıyor ve zaten yavaş yavaş herkesi tanıyorsun. Ve çok yardımlaşılan bir üretim dalı olduğu için yeni tanıştığım biriyle bir hafta sonra bir proje yaparken bulabiliyorsun kendini. Medya sanatı, arkadaşlıkları destekleyen bir alan aslında. O yüzden sergilere gidiyorum, en çok gittiğim sergiler arkadaşlarımın sergileri oluyor. Buna nazaran çok fazla sanatçı kitabı ya da sanatsal metin okumuyorum. Bir iş görüyorsam onun metnini hemen okumayı pek tercih etmiyorum. Sanatçı oradaysa eserini onun dilinden dinlemeyi, değilse kendi fikirlerimi oluşturmayı tercih ediyorum. Ama bolca teknik kitap okuyorum. Tasarım kitapları okuyorum. Külliyatları çok seviyorum. Eskiden yapılmış işlere bakmayı çok seviyorum. Yeni bir işe başlarken ilham almak için en çok eski işlere bakıyorum. Mesela Sovyet Rusya dönemine ait grafik tasarım işlerini çok seviyorum. Eski kartpostallardan, anneannemin eşyalarından, belgelelerden, mektuplardan ilham alıyorum. Antikacıları çok geziyorum. Çünkü o zaman bir oda içinde zamansız tasarımlar görebiliyorsun.

Bu aralar hangi projeler üstünde çalışıyorsun? İleride neler yapmak istiyorsun?

Medya sanatı tarafında mimarlarla işbirliği yapabilmek istiyorum. Mesela ABD’de bazı yapıların ve federal binaların inşaat bütçesinin yüzde biri sanatçılara ayrılıyor. Ve bunlar sanatçılarla birlikte yürütülen işler oluyor. Genel olarak, işbirliği yapmaya açık ve bu işe değer veren insanlarla daha çok bir araya gelmek isterim.

Medya sanatı işlerimin yanı sıra farklı disiplinlerde tasarım işleri yapıyorum. Bunların ağırlığını, kendi stüdyomun çatısı altında yürüttüğüm grafik tasarım ve marka kimliği işleri oluşturuyor. Bunlar, sanata kıyasla daha çok hizmete yönelik projeler oluyor. Ama yaratıcılığı farklı açılardan besleyebilen bir mecra. O yüzden de son bir yıldır odağımı buraya daha çok çevirdim. Görsel iletişim tasarımı işleri şu an vaktimin büyük bir kısmını alıyor.

*Ufuk Barış Mutlu’nun yeni medya işlerini ve tasarımlarını buradan takip edebilirsiniz!

 

More from Zeynep Sen

Fahrelnissa Zeid: İç Dünyaların Ressamı

Fahrelnissa Zeid ile tiyatrocu Şirin Devrim’in anı kitabı Şirin’de tanıştım. Türkiye’nin ilk...
Read More

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir