Yelena Moskovich

‘The Natashas’ tiyatro yazarlığından roman yazarlığına geçen Yelena Moskovich’in ilk romanı; bir çırpıda biten ama bir yandan da düşündüren bir hikâyeye, şiirsel ve gerçeküstü bir anlatıma sahip. ‘The Natashas’ı okumamızın ardından Moskovich ile romanın gizemli ve tekinsiz atmosferi üzerine koyu bir sohbete daldık.

Fotoğraf: Marianne Katser

Öncelikle ‘The Natashas’ isminin nereden çıktığından bahseder misin?

Romanda aynı adı taşıyan birkaç kadın olmasını istiyordum ve kadın kaçakçılığına yer vereceğimi biliyordum, zira toplumda kadın bedeni ve ruhundan bahsetmek istiyordum. Natasha isminin kadın kaçakçılığının bir başka adı olduğunu araştırma yapmaya başladıktan sonra anladım. Victor Malarek’in ‘The Natashas’ adlı kitabını buldum; kadın kaçakçılığıyla ilgili kurgu dışı bir kitap ve benim için bazı önemli şeyleri açıklığa kavuşturdu. Buradan aldığım ilhamla ortaya çıkan fikirler bana oldukça cazip geldi. Romanımdaki Natasha adlı karakterlerin her şeye tepeden bir yerden bakan koromsu bir yapısı olması fikri de hoşuma gitti.

Peki kadın kaçakçılığına değinmeye nasıl karar verdin? “Toplumda kadın bedeniyle ruhunu incelemek istedim” dedin; bunu biraz açar mısın?

Kadın bedeninin toplumda, politik dünyada, cinsel dünyada ve daha pek çok farklı alanda aldığı şekil fazlasıyla ilgimi çeken bir konu. Ukrayna’da doğduğum için Sovyetler Birliği’nde büyüdüm, yedi yaşındayken de Amerika’ya taşındım. Amerika’ya gelmek benim için çok değişik bir deneyimdi. Çünkü burası bir kızın, bir kadının bedeni için bambaşka şeyler temsil ediyordu. Rus peri masallarından mı yoksa başka bir şeyden mi kaynaklanıyor, bilmiyorum, ama bende küçükken her an bir cadı ya da şeytan tarafından kaçırılabileceğim hissi mevcuttu. Hatırlıyorum da böyle bir korkuya kapıldığımda ninem, “Kimse senin gibi bir Yahudi kızını kaçırmaz ki. Sarışın güzel Ukraynalı kızları kaçırırlar. Senin gibi çirkin bir kızı değil,” derdi. Fakat demek istediğim, bedenin bir obje, çalınabilecek bir şey olduğu düşüncesi bende zaten vardı. Ve neticede 21. yüzyılda olmamıza rağmen insan bedeninin obje olarak görüldüğü, kaçırılıp satılabildiği bir dünyada yaşıyoruz. Bununla birlikte ‘The Natashas’ yalnızca bu durumla ilgili bir roman değil tabii; daha ziyade bu hissin neden insanları bu kadar derinden etkileyebileceğiyle ilgili. Sonuçta kim olursanız olun, bedeninizden sürekli bir şey talep eden, onu belli şekillerde kullanmanızı uygun gören ve bunu yapmadığınızda sizi tehdit eden bir toplumda yaşamak oldukça zor bir şey.

Ana karakterlerin Béatrice ve César’ı nasıl yarattın? Sana ilham veren ne oldu?

Béatrice için tanıdığım bir caz sanatçısından ilham aldım. Ama onun bedenine girip çıkan tüm o kişilikleri kısmen bilinçli, kısmen bilinçsiz yarattım. Aynı şey César için de geçerli. Meksikalı bir oyuncu arkadaşım vardı; César’ın çıkış noktası olarak onu kullandım. Fakat sonunda César ona hiç mi hiç benzemedi. Şu da var ki, bir karakter yarattığımda onu belli bir duruma sokuyorum ve sonra neler olacağına bakıyorum. Béatrice’i kurguladığımda onu sokağa bıraktım ve peşine farklı farklı adamlar takıp neler olacağına baktım. Çok sevdiğim bir karakter vardı. Adı Boris’ti ve kırık bir burnu vardı. Boris’i bir kafeye yerleştirdiğimde bir de baktım César yanına gelip oturmuş. O andan itibaren Boris’ten ziyade César’a kaptırdım kendimi ve César’ı takip etmeye başladım.

Bu söylediklerinden romanını yazmaya başlamadan önce herhangi bir plan çıkarmadığını anlıyorum…

Çıkarmadım çünkü yazarken keşfetmeyi tercih ettim; bana kalırsa yazmanın en güzel yanlarından biri bu. Mesela Sabine karakteriyle ilk tanıştığımda “Sen kimsin?” demek ve bunu öğrenmeye çalışmak benim için çok keyifliydi. Öte yandan bu durum, ikinci romanım için geçerli değil. Bir sonraki romanımda daha çok karakter yer aldığı ve hikâye çok daha karmaşık olduğu için biraz daha planlı hareket etmem gerekiyor. Ve bir de okuyucunun okurken nefesini tutuyormuş gibi hissedeceği bir roman yazmak istiyorum. Bu hissi yakalamak için de yazının çok dikkatli planlanması lazım. Yani özetle, ‘The Natashas’da hiçbir plan yapmadan olay örgüsünün içine doğrudan daldım ama her romanım için aynı şeyi yapmak niyetinde değilim.

O zaman şimdiden ikinci bir kitap üzerinde çalışıyorsun?

Evet, epeyce uzun bir süredir romanı bitirmeye çalışıyorum, çünkü dediğim gibi oldukça karmaşık bir yapısı var. Kitabın bir kısmı internette bir sohbet odasında geçiyor, bir kısmı ise modern Paris’te, sonra bir noktada Komünizm sonrası Çek Cumhuriyeti’nin tarihi devreye giriyor. Hikâyeyi aslında çabucak yazıp bitirdim. Vaktimi asıl alan şey yapısını elden geçirip tekrar düzenlemek. Yazması bir yıl sürdü, edit etmeye de bir yıldır devam ediyorum. Ama neyse ki artık sonuna geldim.

Guardian’da çıkan bir eleştiri yazısına göre ‘The Natashas’ın en güçlü yanı, İngilizcenin ikinci dilin oluşundan doğan tuhaf deyişler ve şiirsel cümleler olduğu. Bu konuda ne düşündüğünü merak ediyorum.

Açıkçası bu eleştiriyi okuduğumda gülesim gelmişti. Ana dilim Rusça ama Amerika’ya yedi yaşındayken taşındım. Okulda derslerim İngilizce idi. Dolayısıyla Rusça konuşabiliyorum ama rahat yazamıyorum, dil ve anlatım hataları yapıyorum. Yani istesem de Rusça yazamazdım. Fransızca da biliyorum ve bir gün Fransızca yazabilmek isterim. Ama İngilizceyi çok seviyorum. Çünkü İngilizce o kadar tuhaf bir dil ki; birçok farklı davranış şeklini, kültürü, anlatım biçimini kapsayan bir dil. Herhangi bir fiili alıp “Hayır, bunu bir nesne olarak kullanmak istiyorum,” diyebileceğiniz bir dil. İngilizce yazdığım zaman dille dans ediyormuşum gibi hissediyorum. Fakat öte yandan iki, hatta üç dil arasında büyüdüğüm için İngilizce en rahat kullandığım dil olsa bile, konuşurken, sanki üstüme tam da oturmayan bir şey geçirmişim hissine kapılıyorum. Yani bu lisanda kendimi hem evimdeymiş gibi hem de bir yabancı gibi görüyorum. Ve doğrusu, yazarken de bu durumu avantaja çevirmek hoşuma gidiyor; hem Amerika’dan hem Ukrayna’dan malzemeler kullanarak yeni bir şey oluşturuyorum.

‘The Natashas’ bir süre önce Fransızcaya çevrildi. Sence ortaya nasıl bir çeviri çıktı?

Kitabı Laura Brimo çevirdi ve çıkan sonuçtan çok memnunum. Fransızca bildiğim için kısmen sürece ben de dahil oldum. Editörüm çeviriyi ilk hali biter bitmez bana gönderdi ve birlikte üzerinde çalıştık. Mesela çevirmen kitapta çok sık kullanılan belli bir kelimenin sembolik bir öneminin olduğunu yakalayamadığından Fransızcada yerine hep farklı kelimeler kullanmıştı; bunun gibi bir sürü detayla ilgilenmek gerekti. Kaldı ki çevirinin üzerinde çalışmaktan çok büyük keyif aldım ve hatta kitabı Fransızcada okumak harikaydı, çünkü bu sayede ilk defa, kitapla arama belli bir mesafe girmiş oldu ve kitabı tekrar okurken kendimi dışarıdan bir okuyucu gibi hissettim.

Bu aralar hangi kitapları okuyorsun? Bize birkaç tavsiyede bulunur musun?

Yuri Herrera’yı çok seviyorum; kendisi Meksikalı ve İspanyolca yazıyor. Ben tabii, kitaplarının İngilizce çevirilerini okuyorum. ‘Signs Preceding the End of the World’ü yeni bitirdim ve hemen ardından bir başka kitabını, ‘The Transmigration of Bodies’i aldım. Kitaplarını yavaş yavaş okumak, her bir cümlenin, her bir kelimenin keyfine varmak istiyorum. Çünkü gerçekten inanılmaz yazıyor. Çevirmeni de muazzam bir iş çıkarmış. Ayrıca, Yoko Tawada’nın kitaplarını tavsiye ederim. Genellikle, tuhaf ve insanı tedirgin eden türden kitapları seviyorum; bahsettiğim bu iki yazar da bu hissi vermeyi başarıyor. Yoko Tawada’nın ‘Where Europe Begins’ adlı öykü kitabını ve ‘The Naked Eye’ romanını şiddetle tavsiye ederim. Kısacası bolca çeviri eser okuyorum ve belki de, kulağa tuhaf gelen anlatımlardan hoşlanıyor olmam bundan kaynaklanıyor.

Son olarak, kitaplarını nerelerden aldığını da soralım. Sevdiğin kitapçılar hangileri?

Paris’te İngilizce kitap almak istiyorsan gidebileceğin yerler sınırlı. O yüzden elbette Shakespeare and Company’ye gidiyorum; yaptıkları etkinliklerden, hayata yaklaşımlarına kadar her şeylerini seviyorum. Tabii, evime çok yakın olması da cabası. Onun haricinde Paris’in ardı arkası kesilmeyen ikinci el kitapçılarına gitmeyi seviyorum. Sanki birisi eski bir daireden taşınıyormuş ya da büyükannesi ölmüş de kitaplarından kurtulmaya çalışıyormuşçasına, her şeyin kolilere yığıldığı kitapçılar bunlar. Bu kitapçıları didik didik edip küçük sürprizlerle karşılaşmayı seviyorum. Alacağım kitapları biraz da şansa bırakmak hoşuma gidiyor.

Written By
More from Asli Arduman

Minoa

Minoa, Türkçe kitapların yanı sıra İngilizce kitaplara da yer veren, üstüne üstlük...
Read More

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir